Yargıtay Kararı 14. Hukuk Dairesi 2010/14560 E. 2011/681 K. 25.01.2011 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 14. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2010/14560
KARAR NO : 2011/681
KARAR TARİHİ : 25.01.2011

MAHKEMESİ :Sulh Hukuk Mahkemesi

Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 01.12.2004 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve kıyı olarak terkini istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın reddine dair verilen 30.03.2010 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
K A R A R
Davacı Hazine, davalının maliki olduğu 106 ada 1 parsel sayılı taşınmazın idarenin tespit ettiği kıyı kenar çizgisi kapsamında kaldığını ileri sürerek bu kısma ilişkin tapu kaydının iptalini ve kıyı olarak terkinini istemiştir.
Davalı davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece dava reddedilmiştir.
Hükmü davacı idare temyiz etmiştir.
Uyuşmazlık Türk Medeni Kanununun 715. maddesine ve 3621 sayılı Kıyı Kanununa dayanılarak açılan tapu iptali ve terkin istemine ilişkindir.
Gerçekten mahkemece doğru olarak saptandığı üzere önemli olan kıyı kenar çizgisinin yöntemince belirlenmesidir. Türk Medeni Kanununun 715. maddesinde kıyıların niteliği belirtilmiş 13.03.1972 tarihli ve 7/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da kıyıların menfaati umuma ait yerlerden olduğu, 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu Kararında da ilke olarak mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisini belirleme görevinin adli yargı yerine ait bulunduğu, ancak 3621 sayılı yasanın 5. ve 9. maddeleri hükmü gereğince idarenin belirlediği ve idari yargı yerine başvurulmadığından yargı yolunun kapanmış olması nedeniyle kesinleşmiş kıyı kenar çizgisi bulunursa adli yargı yerinde saptamanın buna uygun olarak yapılacağı vurgulanmıştır.
2010/14560-2011/681
Mahkemece, yapılan bu saptamalar doğrultusunda gerekli inceleme ve araştırmaların yapıldığı görülmüştür. Ne var ki, dava konusu taşınmazın tapulama tespiti yapılmış ve taşınmaz bu tespit sonucu 3.3.1989 tarihinde tapuya tescil edilmiştir. Eldeki dava ise 01.12.2004 tarihinde açılmıştır. Ancak, 3402 sayılı Kadastro Kanunu değişikliğe uğramış, 25.02.2009 tarihinde kabul edilerek 14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5841 Sayılı Kanunun 2. maddesi ile, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12. maddesinin 3.fıkrasına ekleme yapılmıştır. Anılan hüküm, “bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır” şeklindedir.
Diğer taraftan, 5841 Sayılı Kanununun 3. maddesi ile de 3402 Sayılı Kadastro Kanununa geçici 10. madde eklenmiştir. Bu madde ise “bu kanunun 12. maddesinin 3.fıkrası hükmü, devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır” kuralını getirmiştir.
Anılan hükümler gözetildiğinde, kadastro tespitinin kesinleştiği tarih ile davanın açıldığı tarih arasında 3402 sayılı Kadastro Kanununun değişik 12.maddesinde sözü edilen on yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği açıktır. Hal böyle olunca, yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler gereğince davanın hak düşürücü sürenin geçmiş olması nedeniyle reddine karar verilmesi gerekir.
Mahkemece bu kural bir yana bırakılarak çekişmenin esası incelenmek suretiyle davanın esastan reddi doğru değil ise de, sonucu itibariyle ret kararı verilmiş olduğundan hükmün gerekçesi değiştirilerek onanması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın gerekçesinin HUMK’nun 438/VII maddesi uyarınca DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 25.01.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.