YARGITAY KARARI
DAİRE : 15. Ceza Dairesi
ESAS NO : 2012/16335
KARAR NO : 2014/8391
KARAR TARİHİ : 29.04.2014
MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi
SUÇ : Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma
HÜKÜM : Mahkûmiyet
Dosya incelenerek gereği düşünüldü;
Güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için; failin bir malın zilyedi olması, malın iade edilmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere faile rızayla tevdi ve teslim edilmesi,failin kendisine verilen malı, veriliş gayesinin dışında, zilyedi olduğu malda malikmiş gibi satması, rehnetmesi, tüketmesi, değiştirmesi veya bozması ve benzeri şekillerde tasarrufta bulunması ya da devir olgusunu inkar etmesi şeklinde, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir.
Somut olayda; katılan …’in, sanığın oğlu olan … ile evli olduğu dönemde eşiyle birlikte Almanya’da yaşadığı, … ili … Mahallesi 7118 ada, 5 parsel, 12 nolu bağımsız bölümün 11/400 oranında pay sahibi olduğu, … Noterliği’nin 24/08/1990 tarih ve 13586 yevmiye numaralı vekaletnamesi ile, sanık adına sahibi bulunduğu taşınmazları dilediği bedel ve şartlarla satması konusunda genel vekaletname verdiği, katılan ile sanığın oğlu …’in 07/02/2007 tarihinde boşanmalarından sonra, sanığın 1990 yılında verilen genel vekaletnameye istinaden katılanın ½ oranında hissesi bulunduğu daireyi Samsun 1. Tapu Sicil Müdürlüğü’nün 22/08/2007 tarih ve 11627 yevmiye numaralı resmi satış senedi ile …’ya satıp fiilen devrettiği ve dairenin satış bedelini katılana teslim etmeyerek, noter tarafından düzenlenen genel vekaletnameye istinaden hizmet ilişkisi içerisinde bulunduğu katılana karşı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu işlediğine yönelik kabul ve uygulamada bir isabetsizlik görülmemiştir.
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre; sanığın yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün ONANMASINA, 29/04/2014 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY:
( 15. Ceza Dairesinin 2012/16335 esas sayılı dosyasına ilişkindir.)
Sayın çoğunluk ile aramızdaki görüş ayrılığı, sanık …’in eski gelini olan katılan …’e karşı işlemiş olduğu hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçu nedeniyle TCK’nın 167. maddesinde sayılan şahsi cezasızlık halinden yararlanýp yararlanmayacağına ilişkindir.
1- Türk Medeni Kanunu kayın hısımlığını tanımlamış olup Ceza Kanunu uygulamasında bu tanımlar bağlayıcıdır.
Türk Medeni Kanununun “Kayın Hısımlığı” başlıklı 18. maddesi şu şekildedir:
“Eşlerden biri ile diğer eşin kan hısımları, aynı tür ve dereceden kayın hısımları olur.
Kayın hısımlığı, kendisini meydana getiren evliliğin sona ermesiyle ortadan kalkmaz.”
Türk Ceza Kanununun “Şahsi Cezasızlık Sebebi veya Cezada İndirim Yapılmasını Gerektiren Şahsi Sebep” başlıklı 167. maddesi ise aynen şu şekilde kaleme alınmıştır:
Madde 167 – “(1) Yağma ve nitelikli yağma hariç, bu bölümde yer alan suçların;
a) Haklarında ayrılık kararı verilmemiş eşlerden birinin,
b) Üstsoy veya altsoyunun veya bu derecede kayın hısımlarından birinin veya evlat edinen veya evlatlığın,
c) Aynı konutta beraber yaşayan kardeşlerden birinin, zararına olarak işlenmesi hâlinde, ilgili akraba hakkında cezaya hükmolunmaz.
(2) Bu suçların, haklarında ayrılık kararı verilmiş olan eşlerden birinin, aynı konutta beraber yaşamayan kardeşlerden birinin, aynı konutta beraber yaşamakta olan amca, dayı, hala, teyze, yeğen veya ikinci derecede kayın hısımlarının zararına olarak işlenmesi hâlinde; ilgili akraba hakkında şikâyet üzerine verilecek ceza, yarısı oranında indirilir.
(3) Görüldüğü gibi; Türk Medeni Kanunu kayın hısımlığının evliliğin sona ermesi ile sonlanmayacağını; yani akrabalık ilişkisinin sona ermeyeceğini ifade ederken, Türk Ceza Kanununun 167/1. maddesi de üst soy ve altsoy derecesindeki kayın hısımlığını, mala zarar verme suçunda cezasızlık nedeni olarak görmüştür. Aslında kanun maddeleri çok açık olup kesinlikle yoruma muhtaç değildir.
(4) Kanun metinlerindeki bu açıklığa karşın, çoğuunlukla uygulamada 167. madde gözardı edilmektedir.
(5) Bu maddenin uygulanmamasını savunanların bir kısmı “Türk Medeni Kanunu hükümlerinin Türk Ceza Kanununda uygulanamayacağını” iddia ederken, bir kısmı da “evliliğin sona ermesinden sonra suç işleyen kayın hısımlarının Türk Ceza Kanunundaki kayın hısımlığından kaynaklı lehe hükümlerden yararlandırılmasının adil olmadığını” ileri sürmektedirler. Üstelik bu düşüncede olanların çoğunluğu, kayın hısımlığından kaynaklı indirim veya cezasızlık nedenlerini kabul etmezken, aynı nedene dayalı artırımları ise kabul etmektedirler.
Türk Medeni Kanununda ya da başka kanunlarda yer alan düzenlemelerin Türk Ceza Kanununda uygulanmayacağına dair bir eüşünce yasal dayanaktan yoksun olduğu gibi, böyle bir düşüncenin kural halini alması durumunda TCK’nın birçok hükmü uygulanabilir olmaktan çıkacaktır. Çünkü TCK’nın 6 maddesinde sayılan tanımlar; “vatandaş, çocuk, kamu görevlisi, yargı görevi, gece vakti, silah, basın ve yayın yolu, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi, örgüt mensubu” ile sınırlı tutulmuştur. Oysa TCK’da suç olarak düzenlenen eylemler anlatılırken başka kanunlarda tanımı yapılan pekçok kavrama yer verilmektedir. Nitekim, konumuzla ilgili olarak mala karşı suçları bu açıdan incelediğimizde;
TCK’nın 141 ve 155. maddelerinde geçen zilyed ve zilyedlik kavramları TMK’nın 973. maddesinde, taşınır mal kavramı ise TMK’nın 762. maddesinde,
TCK’nın 142/1-b ve 152/1-a maddelerinde yer alan bina kavramı Emlak Vergisi Kanununun 2. maddesinde,
TCK’nın 144. maddesinde yer alan paydaş (paylı mülkiyet) kavramı TMK’nın 688. maddesinde, elbirliği mülkiyeti ise TMK’nın 701. maddesinde,
TCK’nın 152/c maddesinde yer alan orman kavramı, Orman Kanununun 1. maddesinde,
TCK’nın 158/1-i maddesinde yer alan serbest meslek kavramı Gelir Vergisi Kanununun 65 ve 66. maddelerinde, (Örnekler daha artırılabilir.)
Tanımlandıkları halde, TCK uygulamasında bu tanımlara Dairemiz tarafından harfiyen uyulmaktadır.
Ayrıca TMK’nın 15. maddesinde yer alan “istisnalar dışında ayırt etme gücü olmayanların fiillerinin hukuki sonuç doğurmayacağı” kuralını göz önüne alan ceza uygulayıcıları, bu statüde yer alan kişi ile hukuki işlem yaparak ondan yararlanan faillerin eylemlerini hırsızlık suçu kabul ederek cezalandırmaktadırlar. Yine; çek ve diğer kambiyo senetleri ve unsurları Çek Kanunu ve Türk Ticaret Kanununda düzenlendikleri halde; bu düzenleme ve tanımlar TCK uygulamasında göz önünde bulundurulmaktadır.
Görüldüğü üzere; TCK’da düzenlenmeyen kavramlar ve tanımlar konusunda diğer kanunlardaki düzenlemelerden yararlanılmaktadır. 15. Ceza Dairesi de ictihatlarının bir çoğunu sözü edilen yasalara uygun olarak oluşturmaktadır. Zaten aksi durumda yukarıda sınırlı sayıda örneklerine yer verilen birçok TCK hükmünün uygulanması imkansız hale gelir.
Evliliğin sona ermesinden sonra yakınlarına karşı suç işleyen kayın hısımlarının Türk Ceza Kanunundaki kayın hısımlığından kaynaklı lehe hükümlerden yararlandırılmasının adil olmadığı görüşüne gelince; Bu düşünce tamamen duygusal bir tepkiden ibaret olup yasal dayanağı bulunmadığından hukuki değerden yoksundur.
Evlilik birliğinin sona ermesinden sonra, sıhri hısımların cezasızlık ve indirim hükümlerinden yararlanmasının belli bir mantığı vardır. Çünkü evliliğin sona ermesiyle çocuklar ile altsoy yahut üst soy şeklindeki kayın hısımları arasındaki kan bağına dayanan akrabalıkları sona ermeyecektir. Yargılama konusu olayda olduğu gibi, altsoy veya üstsoy şeklindeki sıhri hısımlara karşı işlenen suçlar da sanıkların cezalandırılarak hapse atılması durumunda, çocukların durumu ne olacaktır? Bunlar dedesine, ninesine ve evlilik birliği ölümle sona ermemişse annesine düşman olacak; onlarla ilişkilerini sürdürdükleri takdirde de babalarıyla ilişkileri onarılmaz şekilde yara alacaktır. Kanaatimizce yasa koyucu bu gibi olasılıkları düşünerek olumsuzlukların önüne geçmek için mevcut düzenlemeyi yapmıştır.
Mevcut düzenleme hakkaniyete uygun olmasa bile, bunu uygun hale getirmek yargının değil, yasama meclisinin görevidir. Hakimin, adil olmadığı gerekçesiyle herhangi bir maddeyi uygulamaktan kaçınması, yasamanın görevine tecavüz anlamına geldiği gibi; kanunsuz ve keyfi uygulamaların da önünü açar. Bu açıdan bakıldığında, yargılama makamı, içine sinmese bile, yoruma muhtaç olmayan kuralları aynen uygulamak zorundadır.
2- Ceza Genel Kurulu, 2012/1397 esas sayılı dosya ile ilgili 28/05/2013 günlü oturumunda, Türk Medeni Kanununda yer alan “kayın hısımlığının, evliliğin sona ermesinden sonra da devam edeceğine” ilişkin düzenlemeye itibar ederek, eski gelinine cinsel saldırıda bulunan sanığın cezasının TCK’nın 102/3-c maddesiyle artırımını haklı bulup Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazını reddetmiştir.
Kayın hısımlığından kaynaklı yasal cezasızlık nedenleri yahut indirimler kabul edilmez iken, aynı nedenlerden kaynaklı ağırlaştırıcı hükümlerin uygulanmasını kabul etmek tarafsızlık ilkesi ile bağdaşmaz. Ayrıca bu şekildeki bir düşünce hakimin taraflı olduğunu, suçtan etkilenerek kararında duygusal davrandığını gösterir. Üstelik ceza hukukunun genel prensibi sanık lehine yorumu zorunlu kıldığı halde, aynı yasadan ve gerekçeden kaynaklı ceza artırımlarının uygulanmasına karşın indirimlerin uygulanmaması, sanık aleyhine yorum yapılarak genel ceza hukuku uygulamasına aykırı davranmak anlamı taşır.
Yukarıda izah edildiği üzere; eski gelinine karşı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu işleyen sanık … hakkında verilen mahkûmiyet hükmünün “TCK’nın 167/1 maddesi gereğince ceza verilmesine yer olmadığı” düşüncesiyle bozulması yerine, yukarıda yazılı gerekçeyle onanmasına, karar verilmesine dair çoğunluk görüşüne muhalifim.