Yargıtay Kararı 16. Hukuk Dairesi 2010/5301 E. 2011/2915 K. 26.05.2011 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 16. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2010/5301
KARAR NO : 2011/2915
KARAR TARİHİ : 26.05.2011

MAHKEMESİ :KADASTRO MAHKEMESİ
DAVA TÜRÜ : KADASTRO

Taraflar arasında kadastro tespitinden doğan dava sonucunda verilen hükmün Yargıtay’ca incelenmesi istenilmekle; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı, inceleme raporu ve dosyadaki belgeler okundu, GEREĞİ GÖRÜŞÜLDÜ:
Kadastro sırasında 986 parsel sayılı 6050 metrekare yüzölçümündeki taşınmaz, …’in zilyet ve tasarrufunda ise de, kaçak ve yitik kişilerden kaldığı belirtilerek davalı Hazine adına tespit edilmiştir. Yapılan başvuru üzerine Kadastro Komisyonunca … vekilinin itirazının reddine karar verilmiş ve tutanak 3402 sayılı Yasa’nın geçici 5.maddesi uyarınca askı ilanına çıkarılmıştır. Davacı …, ilan süresi içinde irsen intikal, bağışlama ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak dava açmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın reddine, dava konusu taşınmazın tespit gibi tesciline karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Mahkemece, 01.12.1974 tarihinde Tapulama Kanununa göre yapılan tespite davacı tarafından itiraz edilmediği, davacı yönünden kadastro tutanağının kesinleştiği, tespit tarihinden davanın açıldığı tarihe kadar davacı yönünden 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş ise de; yapılan değerlendirme dosya kapsamına ve yasa hükümlerine uygun bulunmamaktadır. Bilindiği üzere 766 sayılı Tapulama Kanunu’na göre düzenlenen tutanaklar, aynı Yasa’nın 26.maddesi gereğince askıya çıkarılmakta, askı ilanı süresi içinde yapılan itirazlar 28.madde gereğince kurulan komisyonlarca incelenip karara bağlanarak, bu karar Tapulama Müdürlüğü tarafından itiraz eden ve lehine tapulama tespiti yapılan kişilere Tebligat Kanunu hükümleri uyarınca tebliğ edilmekte ve komisyon kararına karşı 30 günlük dava açma süresi de tebliğ tarihinden başlamakta idi. Ancak, tebligatların ilgililere haklı olarak farklı zamanlarda yapılması uygulamada karışıklıklara neden olmuş; tutanak, bazı kişiler yönünden kesinleştiği halde, bazı kişiler yönünden kesinleşmediği gibi sonuçlar ortaya çıkmış; bu da, açılacak davalara bakacak mahkemenin belirlenmesinde uyuşmazlıklara neden olmuştur. Ayrıca tebligat için ödenek bulunamaması da komisyon kararlarının senelerce ilgililere ulaştırılamamasına ve uyuşmazlıkların sürüncemede kalmasına yol açmıştır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun hazırlanması sırasında bu sakıncaları nazara alan kanun koyucu; tanzim edilen tutanakların ve bu tutanaklarla ilgili komisyon kararlarının 30 gün süre ile ilana çıkarılacağını, bu ilanın, ilgili gerçek kişilere, kamu ve özel hukuk tüzel kişilerine şahsen yapılmış tebliğ niteliğinde bulunduğunu, itirazı olanların askı ilan süresi içerisinde dava açabilecekleri genel kuralını benimsemiş; kanunun geçici maddesinde de “bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce 766 ve 2613 sayılı Kanun hükümlerine göre kurulmuş komisyonlara intikal etmiş veya edecek itirazlar, bu komisyonlarda bu kanun hükümlerine göre sonuçlandırılır. Tebligatlar ve ilanlar 766 ve 2613 sayılı Kanun hükümlerine göre yapılır.” hükmünü getirerek; komisyonlara intikal etmiş veya edecek itirazlar yönünden eski uygulamanın devam edeceğini belirtmiştir.
Ne var ki, aradan geçen zaman içerisinde (bir kısım itirazlar için bile olsa) eski uygulamanın devamına imkan vermenin, eski sakıncaların artarak devamına imkan vermek anlamına geldiği anlaşılmış, bunun üzerine kanun koyucu 22.2.2005 tarih 5304 sayılı Kanun’un 12.maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun geçici 5.maddesini “bu kanun yürürlüğe girmesinden önce 766 ve 2613 sayılı Kanun hükümlerine göre kurulmuş komisyonlara intikal etmiş veya edecek itirazlar bu komisyonlarda bu kanun hükümlerine göre incelenip askı ilanına alınarak sonuçlandırılır.” şekline dönüştürülerek, Tebligat Kanunu’na göre tebliğden vazgeçip, Yasa’nın temel ilkesi olan ilanen duyuru yolunu seçmiştir. Kanun koyucu tarafından seçilen bu yol, aynı parsel hakkında askı ilan süresinde açılacak tüm davaların kadastro mahkemelerinde görülmesini, kısa zamanda en az masrafla en doğru şekilde sonuçlanmasını ve tarafların ibraz edeceği delillerin bir bütün olarak tartışılıp sonuca ulaşılmasını sağlayacak bir yoldur. Aksinin düşünülmesi, 766 sayılı Kanun’un 28.maddesinin ortaya çıkardığı tüm olumsuzlukların devamına imkan sağlamak anlamı taşımaktadır. Bir başka anlatımla, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun geçici 5.maddesi gereğince yapılan ilanı itiraz edenlere tebliğ hükmünde sayıp, itiraz etmeyenlere Kadastro Mahkemesinde dava hakkı tanımamak, hukuken savunulması ve kabul edilmesi mümkün olmayan sonuçlar doğuracaktır. Şöyle ki; 766 sayılı Yasa’nın yürürlüğü sırasında tanzim edilen tutanağa itiraz edilip, itirazın 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun geçici 5.maddesi gereğince incelenip komisyon kararı ve tutanağın askıya çıkarılması durumunda, itiraz edenlerin askı ilanı içerisinde açacağı (örneğin tescil davası) dava kadastro mahkemesinde, tutanak kesinleşmemiş olmasına rağmen tutanağa itiraz etmeyen davacının açtığı (tescil veya tescile itiraz davası) dava Asliye Hukuk Mahkemesinde görülecektir. Bu kabul şekli, kanun koyucunun anlatmaya çalıştığımız amacına uygun olmadığı gibi; Anayasa ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun yargılamanın kısa zamanda en az masrafla sonuçlandırılması gerektiği yolundaki kurallarına ve askı ilanı süresinde açılacak davaların kadastro mahkemesinde görüleceğine dair 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 11.maddesi hükmüne de açıkça aykırıdır. Zira 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun hiçbir maddesinde askı ilanı süresinde Kadastro Mahkemesinde dava açabilmek için önceden itiraz etmiş olma şartı aranmamıştır. Somut olayda tutanak 01.12.1974 tarihinde tanzim edilmiş, …’in yaptığı itiraz, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun geçici 5.maddesi gereğince incelenip tutanak ve komisyon kararı 12.03.2009 tarihi ve 13.04.2009 tarihleri arasında askıya çıkarılmış, tutanağa itiraz etmeyen davacı …, 13.04.2009 tarihinde ve askı ilan süresi içerisinde dava açmıştır. Mahkemece 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun geçici 5.maddesi gereğince yapılan ilanın itiraz edenlere tebliğ hükmünde olduğu ve itiraz etmeyenlere dava açma hakkı vermeyeceği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Yukarıda etraflıca yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere mahkemenin bu kabul şekli kanun koyucunun amacına ve 3402 sayılı Yasa’nın amir hükümlerine aykırı bulunmaktadır. Nitekim HGK’nun 22.10.2008 tarih 2008/16-645 Esas, 645 Karar sayılı ve 04.02.2009 tarih 2008/16-809 Esas, 2009/43 Karar sayılı kararları ile de aynı düşünce benimsenmiştir. Hal böyle olunca taraflardan iddia ve savunmaları ile ilgili tüm delilleri istenip, gerekli değerlendirme yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, Mahkemece, hak düşürücü sürenin geçtiğinden bahisle yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması isabetsiz olup, davacının temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde bulunduğundan kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 26.05.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.