YARGITAY KARARI
DAİRE : 16. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2012/7503
KARAR NO : 2012/8351
KARAR TARİHİ : 30.10.2012
MAHKEMESİ :KADASTRO MAHKEMESİ
DAVA TÜRÜ : KADASTRO
KANUN YOLU: TEMYİZ
Taraflar arasında kadastro tespitinden doğan dava sonucunda verilen hükmün Yargıtay’ca incelenmesi istenilmekle; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı, inceleme raporu ve dosyadaki belgeler okundu, GEREĞİ GÖRÜŞÜLDÜ:
Kadastro sırasında … Köyü 736 parsel sayılı 35420 metrekare yüzölçümündeki taşınmaz vergi kaydı ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle davalılar… ve diğerleri adına tespit edilmiştir. İtirazı Kadastro Komisyonunda reddedilen davacı İbrahim Aslan Bodur kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak dava açmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davacının davasının reddine ve çekişmeli taşınmazın kadastro tespit tutanağındaki gibi tesciline karar verilmiş; hüküm, davacı İbrahim Aslan Bodur vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Çekişmeli taşınmaz, kadastro tesbiti sırasında kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile mülk edinme şartlarının davalılar yararına gerçekleştiği gerekçe gösterilerek davalılar adına tesbit edilmiştir. Davacı kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak tesbitin iptalini ve taşınmazın adına tapuya tescilini talep ve dava etmiştir. Yargılama sırasında davalılar Mart 1290 tarih 9/18 defter varak sayılı Hisarönü mevkiindeki 4000 dönüm yüzölçümlü çiftlik hakkında oluşturulan tarafları; “Mezar Gediği” ve “Kırvasil Beli” ve “Dikilitaş” ve “Löngöz Çiftliği” sınırlı; Mart 1290 tarih 9/19 defter varak sayılı, Öküz (Löngöz) Çiftliği mevkiindeki 3000 dönüm yüzölçümlü çiftlik hakkında oluşturulan, tarafları; “Mezar Gediği” ve “İnbükü” ve “Dikilitaş” ve “Gülenya beli” ve “Löngöz çiftliği” sınırlı; Mart 1290 tarih 9/20 defter varak sayılı, Gelibolu-Söğüt Çiftliği mevkili 7000 dönüm yüzölçümlü çiftlik hakkında oluşturulan, tarafları “Kocaalan ve Balandağı”, “Taşbük” ve “Löngöz”, “Gökbel”, “Karadağ” ve “Mezar Gediği” ve “Çilecik Gediği” sınırlı tapu kayıtları ile bu kayıtlardan gelme Ağustos 1326 tarih 2, 3 ve 4 nolu ve Şubat 1962 tarih 1, 2 ve 3 nolu tapu kayıtlarına dayanmışlardır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda çekişmeli taşınmazın tarım arazisi niteliğindeki yerlerden olmadığı, yakın zamanda üzerinde tarım yapıldığına ilişkin emare bulunmadığından davacı yararına zilyetlikle edinme koşullarının oluşmadığı; davalıların çekişmeli taşınmaza 1950-1960’lı yıllara kadar fiilen zilyet oldukları, bazı taşınmazları köylülere icara verdikleri, aynı köyde bulunan ve bazıları çekişmeli taşınmaza sınır olan taşınmazların bir kısmının davalılar adlarına tespit edilip kadastro tespitlerinin kesinleştiği, kadimden beri zirai amaçla kullanıldığı tespit ve tevsik olunan çekişmeli taşınmazın da bu kapsamda olduğunun kabulünün zorunlu olduğu, sınırları ve miktarı itibariyle hukuki sonuç doğurma kabiliyeti bulunmayan davalıların dayanağını oluşturan tapu kayıtlarının bu şekilde zilyet olunduğu ispat edilen taşınmazlar için davalılar lehine hukuki sonuç doğuracağı kabul edilmek suretiyle davanın reddine ve taşınmazın davalılar adına tapuya tesciline karar verilmiştir.
Yukarıda belirtildiği ve dosya kapsamından da anlaşılacağı üzere; davacı, davalılarca dayanılan tapu kayıtlarının çekişmeli taşınmazı kapsamadığını, Asliye Hukuk Mahkemesinin …esas sayılı dosyasında yapılan kapsam belirlemesinin kendisi yönünden bağlayıcı olamayacağını, kayıt maliki ile davalılar arasında akdi veya ırsi bir ilişkinin kurulamaması sebebiyle davanın sıfat yokluğu nedeniyle reddedilmesi gerektiğini, taşınmaz üzerindeki çok uzun süreli zilyetliğinin kiracılık değil malik sıfatıyla sürdüğünü, tapu kaydı taşınmaza uysa dahi uzun süreli nizasız kullanma nedeniyle kaydın hukuki kıymetini kaybettiğini ileri sürmüştür. Davacının bu iddialarına karşılık olarak, davalılar tarih ve numarası yazılı tapu kayıtlarına dayanmış, davacının arazi üzerindeki zilyetliğinin malik sıfatı ile değil, kiracılık ilişkisine dayalı olduğunu ileri sürmüştür. Bu iddia ve savunma çerçevesinde yerel mahkemece yapılan araştırma, inceleme ve uygulamanın yeterli olup olmadığı, delillerin değerlendirilmesinde hataya düşülüp düşülmediği, varılan sonucun usul ve Yasa’ya uygun bulunup bulunmadığı konularında yargıya varmadan önce, tarafların iddia ve savunmaları ile ilgili olarak ileri sürdükleri yukarıda özetlenen tüm vakıa ve delillerin ayrı ayrı tahlillerinin yapılıp buna göre bir sonuca ulaşılması uygun olacaktır. Şöyle ki;
1- Davalıların kök kayıt malikinin mirasçısı olup olmadığı: Davacı, kayıt maliki ile davalıların murisi … Hanım arasında irs ilişkisi olmadığını ileri sürmüşse de; davalılar …Şerefli ve müştereklerinin …Hanımın mirasçısı oldukları hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Tereddüt davacı tarafın iddia ettiği gibi … Hanımın tapu maliki …’nin kızı olup olmadığı konusundadır. Dosyada … Hanımın nüfus kaydı mevcut olup, bu kayıtta baba adı …’dir. Tapu kayıtlarında ise “… Kızı” olarak geçmektedir. Ancak davalılar tarafından ibraz edilen ve Osmanlı arşivleri ile şer’i sicil kayıtları üzerinde yapılan araştırmanın yer aldığı klasör içindeki belgeler arasında yer alan 1303 tarihli vekaletnamede; vekil eden olarak “Muğla, Şeyh Bedrettin Mahallesi sakinlerinden … Efendi Zade … ağa İbn-i … Efendi adı geçmektedir. … ağanın … hanımın kardeşi olduğu sabittir. Yine Şer’i sicil defterinde kayıtlı … ağaya ait bir dilekçede “… Efendi Zade … ağa İbn-i … Efendi, İbn-i Hacı …” ve “kız kardeşim … Hanım İbnetü … … Efendi İbn-i Hacı …” yazılıdır. Yine aynı belgeler içerisinde yer alan Orman ve Maadin Nezaretinin Sadaret Makamına sunduğu 4 Nisan 1311 tarihli tezkerede “… Mütevefta … Efendi Kerimesi … Hanımın uhdei tasarrufunda bulunan … “Hisarönü Nam Çiftliklerin” ifadeleri yer almaktadır. Bu ve benzeri kayıtlardan … ile …’nin aynı kişi ve … Hanımın Hacı (…) …’nin kızı olduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla davacının … Hanımın tapu maliki …’nin kızı olmadığı, dolayısıyla davalıların tapu malikinin mirasçısı sıfatını taşımadıkları yönündeki davacının itirazları dosya kapsamına uygun düşmemektedir.
2- 1274 tarihli Arazi Kanunnamesi’nin tesbit ve dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunup bulunmadığı ve şartları mevcut olduğu takdirde uygulanıp uygulanamayacağı: Medeni Kanun’un 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra Arazi Kanunu’nun Medeni Kanun’a aykırı olmayan hükümlerinin yürürlükte bulunup bulunmadığı uzun süre tartışılmıştır. Bazı hukukçular Medeni Kanunun taşınmaz mal mülkiyetini yeni baştan düzenlediğini, 864 sayılı Uygulama Kanunu’nun 43. maddesi ile Arazi Kanunu’nun yürürlükten kaldırıldığının kabul edilmesi gerektiği savunmuşlarsa da; Tatbikatta Arazi Kanunu’nun Medeni Kanuna aykırı olmayan hükümlerinin yürürlükte bulunduğu kabul edilmiş, uygulamada istikrarlı olarak bu yönde sürdürülmüştür. Arazi Kanunu’nun Medeni Kanun’a aykırı olmayan hükümlerinin yürürlükte olduğunu kabul eden hukukçular; 864 sayılı Uygulama Kanunu’nun 43. maddesinde “MECELLE” açıkça yürürlükten kaldırıldığı halde, Arazi Kanunu’nun kaldırılan kanunlar arasında sayılmamasını, Medeni Kanun’un kabulünden sonra, ancak yürürlüğünden önce kabul edilen 2.5.1926 tarih 87 sayılı Kanunla Arazi Kanunu’nun 68, 69, 70, 71, 74, 76, 84 ve 85. Maddeleri yürürlükten kaldırıldığı halde diğer maddelerin yürürlükte olduğunun kabul edilmiş bulunduğunu, Yargıtay’ın 27.1.1943 tarih 5/7 ve 9.2.1944 tarih 4 numaralı İçtihadı Birleştirme Kararları ile 28 Şubat 1998 tarihinde yürürlüğe giren 4342 sayılı Mera Kanunu’nun 36. maddesi ile Arazi Kanunu’nun 97, 98, 99, 100, 101, 102 ve 105. maddelerinin yürürlükten kaldırılmasını görüşlerine dayanak yapmışlardır. Diğer gayrimenkul Daireleri gibi Yargıtay Yüksek 7. Hukuk Dairesi ile 16. ve 17. Hukuk Daireleri de Arazi Kanunu’nun Medeni Kanun’a aykırı düşmeyen hükümlerinin bu arada Arazi Kanunu’nun 20 ve 78. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul etmiş ve uygulamalarını bu yönde sürdürmüşlerdir. (Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 22.11.1978 gün 1977/11819 esas 1978/13674 sayılı ilamı ile 16. Hukuk Dairesinin 24.04.2001 tarih, 2001/418-2033 sayılı ilamlarında anılan yasa hükümlerinin yürürlükte olduğu açıkça vurgulanmıştır.) Bu durumda davaya konu parselin tesbiti ve dava tarihi itibariyle, Medeni Kanuna aykırı düşmeyen Arazi Kanunu hükümlerinin bu arada Arazi Kanunu’nun 20 ve 78. maddelerinin yürürlükte bulunduğunun kabulü ile olayda anılan yasa hükümlerinin uygulanması gerekip gerekmediğinin araştırılıp tartışılması zorunludur. Mevcut uygulama karşısında davalıların bu konudaki itirazları yerinde değildir.
3- Asliye Hukuk Mahkemesinin … Esas sayılı dosyasında yapılan tapu kaydı kapsamının belirlenmesi işleminin davacıyı bağlayıp bağlamayacağı: Söz konusu dosyada davacının taraf olmaması ve kapsam belirleme işleminin 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 20. maddesinde yazılı ilkelere uyularak yapılmamış bulunması nedeniyle davacıyı bağlamayacağı açıktır.
4- Dayanılan kayıtların kapsamının nasıl belirleneceği: Belirtildiği üzere davalılar tapu kayıtlarına dayanmıştır. Dayanılan kayıtlardaki hudutların arazinin tamamının etrafını kapatır şekilde çevrelememesi bazı hudutların nokta hudutlar olması, hudutların birbiri ile düz hatlarla birleştirilmesi suretiyle meydana gelen geometrik şekil içerisinde kullanılmayan ve kullanılması mümkün olmayan deniz, dağ, dere, orman, ırmak, tepe gibi yerlerin bulunması nedeniyle dayanılan kayıtlar hudutları ile değil miktarı ile geçerli olan tapu kayıtlarıdır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 20/B maddesinde yazılı “Harita, plan ve krokiye dayanmayan kayıt ve belgelerde belirtilen sınırlar mahalline uygulanabiliyor ve bu sınırlar içinde kalan yer hak sahibi tarafından kullanılıyor ise, kayıt ve belgelerde gösterilen sınırlar esas alınarak tesbit yapılır.” hükmü karşısında; arazinin ve sınırlarının yukarıda belirtilen özelliği nazara alındığında kayıtların sınırlarını sabit kabul edip buna göre hüküm kurmak mümkün bulunmamaktadır. Davalıların anılan dosyada yapılan kapsam belirlemesinin doğru ve tarafları bağlayıcı olduğu yolundaki iddiası yasaya uygun bulunmamaktadır.
5- Taşınmaz üzerindeki davacı taraf zilyetliğinin niteliği ile dayanılan kaydın hukuki kıymetinin kaybı için yeterli olup olmadığı: Davacı çekişmeli taşınmaza malik sıfatıyla zilyet olduğunu iddia etmiş; davalılar ise çekişmeli taşınmaz üzerindeki davacının
zilyetliğinin kiracılık ilişkisine dayalı olduğunu, malik sıfatıyla kullanmanın söz konusu olmadığını iddia etmişlerdir. Arazi başında dinlenen bazı yerel bilirkişi ve zilyet tanıkları davacının taşınmaz üzerinde malik sıfatıyla zilyet olduğunu bildiklerini beyan etmişlerdir. Diğer bazı yerel bilirkişi ve zilyet tanıkları ise aksi yönde beyanda bulunmuşlardır. Mahkemece bu yönden hüküm vermeye yeterli araştırma ve inceleme yapılmadan ve özellikle bu hususta yerel bilirkişi ve tanıklar ile tespit bilirkişilerin sözleri arasında doğan çelişkiler giderilmeden karar verilmiştir.
6- Tapu kayıtlarının kapsamının belirlenmesine gerek olup olmadığı: Yukarıda da belirtildiği üzere tapu kayıtlarının uygulanması ve kapsamlarının belirlenmesi yeterli ve yasaya uygun bulunmadığı gibi çekişmeli taşınmaz üzerinde sürdürülen zilyetliğin şekli ve süresi, davacı tarafından sürdürülen zilyetliğin tapu kaydının hukuki değerinin kaybı için yeterli olup olmadığı hususlarında yapılan araştırma ve inceleme de karar vermeye yeterli bulunmamaktadır. Taraflar arasandaki uyuşmazlığın çözümü için; çekişmeli taşınmaz üzerinde kimin, hangi tarihten beri ve ne sıfatla zilyet olduğunun belirlenmesi, dayanılan tapu kayıtlarının kapsamının 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 20. maddesindeki ilkeler doğrultusunda tesbit edildikten sonra bir değerlendirme yapılması zorunludur. Dosyanın arzettiği özelliğe uygun araştırma, inceleme ve uygulama yapılmadan karar verilmesi doğru değildir.
Doğru sonuca ulaşılabilmesi için; mahallinde yöntemince keşif ve uygulama yapılarak, davalıların dayanaklarını oluşturan tapu kayıtlarının kapsamı ile çekişmeli taşınmaz üzerinde sürdürülen zilyetliğin şekli ve süresi belirlenmeye çalışılmalıdır. Ayrıca, mahkeme kararında belirtildiği ve Dairemize gelen dosyalardan da anlaşıldığı üzere davalılar ile onlara ait tapu kayıtlarından pay alanlar tarafından aynı tapu kaydına dayanılarak … Köylerinde tesbit gören çok sayıda parsele itiraz edilip dava açıldığı anlaşılmaktadır. Dayanılan tapu kayıtlarının kapsamlarının sağlıklı olarak saptanması, yargılamanın kısa zamanda en az masrafla ve en doğru şekilde sonuçlandırılması ve bir parsel için verilecek kararın diğerini etkiler durumda bulunması nedeniyle bu davaların en azından köy (veya tapu kayıtlarında yazılı çiftlik) bazında birleştirilerek yürütülmesi zorunluluğu gözetilmelidir. Mahkemece bu zorunluluğa riayet edilmeden yargılamanın ayrı ayrı yürütülüp sonuçlandırılmaya çalışılması da doğru değildir. Yukarda da belirtildiği üzere dayanılan kayıtlardaki hudutların arazinin tamamının etrafını çevrelememesi bazı hudutların nokta hudutları olması, hudutların birbirini düz hatlarla birleştirilmesiyle meydana gelen geometrik şekil içerisinde kullanılmayan ve kullanılması mümkün olmayan arazi bölümlerinin bulunması nedeniyle tapu kayıtları gayrisabit hudutludur. Bir diğer ifadeyle bu kayıtlar hudutlarıyla değil miktarıyla geçerli tapu kayıtlarıdır. Bu itibarla tapu kayıtlarının kapsamı belirlenirken yukarda belirtilen ilkenin gözden uzak tutulmaması gerekir. Mahkemece öncelikle yapılması gereken iş aynı çalışma alanında (veya çiftlik hudutları içerisinde) yer alan taşınmazlarla ilgili dava dosyaları birleştirilmeli, aynı tapu kayıtlarına dayanılarak tapu malikleri veya onların halefleri adına tescil edilen, bedeli davacılara ödenmek suretiyle kamulaştırılan veya herhangi bir nedenle bu kayıtların kapsamında kaldığı kabul edilip tescil edilen tüm taşınmazların onaylı tutanak suretleri getirtilip dosyaya konulduktan sonra mahallinde yaşlı, tarafsız, yöreyi iyi bilen ve davada menfaati bulunmayan şahıslar arasında seçilecek yerel bilirkişilerle, taraf tanıkları ve teknik bilirkişiler huzuruyla keşif icra edilmelidir. Keşif sırasında tapu kayıtlarının miktarıyla geçerli olduğu ve davalı tarafın yokluğunda … Esas sayılı dosya üzerinden yapılan kapsam tayininin bağlayıcı olmayacağı nazara alınarak tapu kayıtları ihdasından itibaren tüm tedavülleriyle
okunup kayıtta yazılı hudutlar mahalli bilirkişilere zeminde tek tek göstertilmeli, bilirkişilerce gösterilemeyen hudutların tesbiti için taraflara tanık dinletme imkanı sağlanmalı, bilirkişi ve tanıklarca gösterilen hudutlar teknik bilirkişilere haritasında işaret ettirilmeli, kayıtların hudutlarının taşıdığı özellikler ve intikallerdeki değişiklikler konusunda yerel bilirkişi ve tanıklardan bilgi alınmalı, dinlenecek yerel bilirkişi ve taraf tanıklarından taşınmazın niteliği, intikali ve tasarrufu sorulup saptanmalı, dinlenecek yerel bilirkişi ve tanık sözleri ile mahallinde yapılmış önceki keşiflerde dinlenmiş yerel bilirkişi ve tanık sözleri arasında doğabilecek çelişkiler, gerektiğinde yüzleştirme yapılarak yöntemince giderilmeye çalışılmalı, tesbite aykırı sonuca varıldığı takdirde tüm tesbit bilirkişileri tanık sıfatıyla dinlenilip aykırılığın giderilmesine çalışılmalı, teknik bilirkişilere tapu kayıtlarının miktarlarıyla geçerli olduğu nazara alınarak sabit hudutlardan başlamak üzere her tapu kaydının miktarı kadar araziyi gösterir keşfi takibe imkan verir kroki düzenlettirilmeli, tapu kayıtların sabit hudutlardan başlamak üzere miktarı kadar yer ayırırken davacılar adına tesbit edilip kesinleşen taşınmazlarla kamulaştırılan arazi bölümleri dikkate alınmalı, dayanılan tapu kayıtlarının miktar itibariyle davaya konu parseli kapsayıp kapsamadığı kesin olarak belirlendikten ve çekişmeli taşınmaza kim veya kimler tarafınadan hangi tarihten beri ve hangi sıfatla zilyet olunduğu saptandıktan sonra karar verilmelidir. Eksik incelemeyle yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde bulunduğundan kabulüyle hükmün BOZULMASINA, 30.10.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.