Yargıtay Kararı 21. Hukuk Dairesi 2012/5587 E. 2012/8367 K. 17.05.2012 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 21. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2012/5587
KARAR NO : 2012/8367
KARAR TARİHİ : 17.05.2012

Davacı, … vek.Av…. ile davalılar 1-… Tur Tic San Ltd Şti vek.Av…. 2-Saruhan Motorlu Araçlar Taş Truva Sey Org Tic San Aş vek.Av…. aralarındaki tazminat davası hakkında Ankara 2.İş Mahkemesince verilen 09/12/2010 gün ve 234/950 sayılı kararın Bozulmasına, ilişkin Dairemizin 18/10/2011 gün ve 4641/8275 sayılı ilamına karşı davacı vekili tarafından süresi içinde karar düzeltme yoluna başvurulmuş olmakla dosya incelendi.Gereği konuşulup düşünüldü.

K A R A R

Davacı vekili 21.02.2012 havale tarihli dilekçesi ile dava dilekçesinde manevi tazminat isteminde bulunmasına ve 13.10.2010 tarihli ıslahın yalnızca maddi tazminata ilişkin bulunmasına rağmen, Dairemizin 18.10.2011 gün 2011/4641E, 2011/8275K sayılı kararında diğer nedenlerin yanı sıra ıslah yoluyla manevi tazminat istenemeyeceğinden bahisle bozulduğunu, manevi tazminatın dava dilekçesi ile istenilmiş bulunması karşısında, maddi hataya dayalı olduğu anlaşılan bu bozma ile diğer bozma nedenlerinin kaldırılmasına karar verilmesine istemiştir.
İş Mahkemeleri Kanununun 8/3. maddesi gereğince İş Mahkemelerinden verilen kararlara ve buna bağlı Yargıtay ilamına karşı karar düzeltme yolu kapalıdır. Ancak; Yargıtay onama yada bozma kararlarında açıkça maddi hatanın bulunduğu hallerde, dosyanın yeniden incelenmesi mümkündür. Zira maddi yanılgıya dayalı olarak verilmiş onama ya da bozma kararları ile, hatalı biçimde hak sahibi olmak, evrensel hukukun temel ilkelerine ters düştüğünden karşı taraf yararına sonuç doğurmamalıdır. Dairemizin giderek Yargıtay’ın yerleşmiş görüşleri de bu doğrultudadır.
Maddi yanılgı kavramından amaç; Hukuksal değerlendirme ve denetim dışında, tamamen maddi olgulara yönelik, ilk bakışta yanılgı olduğu açık ve belirgin olup, her nasılsa, inceleme sırasında gözden kaçmış ve bu tür bir yanlışlığın sürdürülmesinin Kamu düzeni ve vicdanı yönünden savunulmasının mümkün bulunmadığı, yargılamanın sonucunu büyük ölçüde etkileyen ve çoğu kez tersine çeviren ve düzeltilmesinin zorunlu olduğu açık yanılgılardır.
Uygulamada zaman zaman görüldüğü gibi, Yargıtay denetimi sırasında, uyuşmazlık konusuna ilişkin maddi olgularda, davanın taraflarında, uyuşmazlık sürecinde, uyuşmazlığa esas başlangıç ve bitim tarihlerinde, zarar hesaplarına ait rakam ve olgularda ve bunlara benzer durumlarda; yanlış algılanma sonucu, açık ve belirgin yanlışlıklar yapılması mümkündür. Bu tür açık hatalarda ısrar edilmesi ve maddi gerçeğin göz ardı yapılması, yargıya duyulan güven ve saygınlığı sarsacağı gibi, Adalete olan inancı ortadan kaldırır ve yok eder.

Bu nedenledir ki; Yargıtay; bu güne değin maddi yanılgının belirlendiği durumlarda soruna müdahale etmiş baştan yapılmış açık maddi yanlışlığın düzeltmesini kabul etmiştir. Kaldı ki kimi açık maddi yanılgıya dayalı ve yanlışlığı son derece belirgin haksız ve adaletsiz sonuçların giderilmesi kamu düzeni açısından zorunludur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2002/10-895E ve 2002/838K, 2003/21-425E ve 2003/441K sayılı kararları da bu doğrultudadır.
Gerçekten temyiz incelemesi sonunda davacının 17.03.2009 tarihli dava dilekçesinde maddi tazminat istemleri yanı sıra 50.000,00-TL manevi tazminat isteminde de bulunduğu, dava dilekçesi ile istenen maddi ve manevi tazminat tutarı üzerinden harcının yatırıldığı görülmektedir. Hal böyle olunca manevi tazminatın ıslah yoluyla istenemeyeceği, ıslah dilekçesi ile birlikte yalnızca peşin harç yatırıldığı başvurma harcı yatırılmadığından ıslah dilekçesinin ek dava dilekçesi olarak da kabulünün mümkün bulunmadığına dair bozma gerekçesinin maddi hataya dayalı bulunduğu anlaşılmakla Dairemizin 18.10.2011 gün 2011/4641E, 2011/8275K sayılı kararının kaldırılmasına karar verilerek dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:
1-HUMK’nun 427. maddesindeki parasal sınırları değiştiren 5219 sayılı yasanın 2/c maddesi ile 21.7.2004 tarihinden itibaren verilecek kararlarda 40,00-TL olan kesinlik sınırı 1.000,00 TL’ye çıkarılmıştır. Diğer bir deyişle 21.7.2004 tarihinden itibaren verilen kararların temyiz edilebilmesi için hüküm altına alınan miktarın 1.000,00-YTL’yi geçmesi gerekir.
HUMK’na 5236 sayılı yasanın 19.maddesi ile eklenen Ek-4.maddeye göre ise “Görev, kesin hüküm, istinaf, temyiz, Yargıtay’da duruşma, senetle ispata ve sulh mahkemelerindeki taksim davalarında muhakeme usulünün belirlenmesine ilişkin maddelerdeki parasal sınırlar; her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların; o yıl için 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların on milyon lirayı (10,00-TL) aşmayan kısımları dikkate alınmaz.”
2009 yılında bu parasal sınır 1.400,00-TL olarak uygulanmıştır. Öte yandan 04.11.2009 gün ve 27406 sayılı Resmi Gazetede ilan edilen Maliye Bakanlığı’na ait 392 sıra numaralı Vergi Usul Kanunu Genel Tebliğinde, 2009 yılı için belirlenen yeniden değerlendirme oranı % 2,2 olarak öngörülmüştür. Buna göre, 2010 yılında mahkemelerce verilecek kararların temyiz edilebilmesi için, temyize konu dava değerinin 1.430,00. TL’sini geçmesi gerekir.
İnceleme konusu karar, bu tarihten sonra verilmiş ve tedavi giderine ilişkin olarak açılan davada, davacı yararına 672,30-TL tedavi giderinin verilmesine ilişkin hüküm kesin nitelik taşıdığından 1.6.1990 gün ve 1989/3 E. 1990/4 K. Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı da göz önünde tutularak davalıların tedavi giderine yönelik temyizi bakımından ve bu yöne ilişkin temyiz dilekçelerinin kararın kesinlik sınırları içinde kalması nedeniyle reddine,
2-Dosyadaki yazılara toplanan delillere kararın dayandığı gerektirici sebeplere göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine.
3-Dava, iş kazası sonucu beden tamlığı bozulan davacı işçinin maddi ve manevi zararının giderilmesi istemine ilişkindir. Uyuşmazlık, maddi ve manevi tazminatın belirlenmesi noktasında toplanmaktadır. Tazminatın saptanmasında ise; zarar ve tazminata doğrudan etkili olan işçinin net geliri, bakiye ömrü, iş görebilirlik çağı, iş görmezlik ve karşılık kusur oranları, Sosyal Sigortalar tarafından bağlanan peşin sermaye değeri gibi tüm verilerin hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde öncelikle belirlenmesi gerektiği tartışmasızdır. Tazminat miktarının ise, işçinin olay tarihindeki bakiye ömrü esas alınarak aktif ve pasif dönemde elde edeceği kazançlar toplamından oluştuğu yönü ise söz götürmez.
Başka bir anlatımla, işçinin günlük net geliri tespit edilerek bilinen dönemdeki kazancı mevcut veriler nazara alınarak iskontoluma ve artırma işlemi yapılmadan hesaplanacağı, bilinmeyen dönemdeki kazancının ise; yıllık olarak %10 arttırılıp %10 ıskontoya tabi tutulacağı, 60 yaşına kadar (aktif) dönemde, 60 yaşından sonrada bakiye ömrüne kadar (pasif) dönemde elde edeceği kazançların ortalama yöntemine başvurulmadan her yıl için ayrı ayrı hesaplanacağı, hesap raporunun Yargıtay denetimine elverişli olması gerektiği Yargıtay’ın oturmuş ve yerleşmiş görüşlerindendir.
Somut olayda, davacının dava konusu iş kazasından önce geçirdiği bir kaza nedeniyle kolunun kırılarak koluna platin takıldığı, dava konusu kazada da aynı kolda kırık meydana geldiği davalı tarafça ileri sürülmüş ve bu husus davacı tarafça da kabul edilmiştir. Hal böyle olunca, davacının kolundaki eski tarihli kırığın ve yaralanmanın dava konusu kaza sonucu ortaya çıkan zarara ve iş göremezlik oranına etkisinin bulunup bulunmadığı, iş göremezlik oranının bu nedenle artıp artmadığı, önceki kazadan kaynaklanan bir artama söz konusu ise bunun miktarı, giderek hiçbir kuşku ve duraksamaya yol açmayacak biçimde, dava konusu edilen iş kazasından kaynaklanan meslekte kazanma güç kayıp oranını saptanmadan manevi tazminatın takdiri ile maddi tazminatın hesaplanması yoluna gidilmesi hatalıdır.
Öte yandan davacı 17.03.2009 tarihli dava dilekçesinde aylık kazancının 800,00-TL olduğunu bildirmiş olup bu beyanının davacıyı bağlayacağı açıktır. Oysa hükme esas alınan 29.09.2010 tarihli hesap raporunda Türkiye Motorlu Taşıt İşçileri Sendikasının sendikasız işçiler için bildirdiği ücretlerle zarar hesabının yapıldığı ve bu ücretin dava dilekçesinde kabul olunun ücretin bile üzerinde olduğu anılan raporun ve dava dilekçesinin incelenmesinden anlaşılmaktadır.
İş kazası sonucu sürekli iş göremezlik nedeniyle sigortalının maddi tazminatının hesaplanmasında, gerçek ücretin esas alınması koşuldur. Öte yandan, gerçek ücretin ise; işçinin kıdemi ve yaptığı işin özelliği ve niteliğine göre işçiye ödenmesi gereken ücret olduğu, işyeri veya sigorta kayıtlarına geçmiş ücret olmadığı Yargıtay’ın yerleşmiş görüşlerindendir.
Yapılacak iş, öncelikle davacının dava konusu kaza öncesindeki yaralanması da dikkate alınarak hiçbir kuşku ve duraksamaya yol açmayacak biçimde, dava konusu edilen iş kazasından kaynaklanan meslekte kazanma güç kayıp oranını saptamak, davacının şehirlerarası yolcu naklinde kullanılan bir otobüste muavinlik ve servis elemanlığı yaptığı ve yapılan işin niteliğine göre Ticaret Odasının emsal ücret belirleyecek konumda olmadığı dikkate alınarak, davacının yaptığı iş, mesleki kıdemi, eğitim durumu, yaşı belirtilmek suretiyle ilgili meslek kuruluşundan bilinen devrede sigortalının alabileceği ücretleri sormak, benzer işyerlerinde çalışan ve emsal işi yapanların ücretlerini araştırmak suretiyle işçinin gerçek ücretini belirlemek, gerçek ücretle işçinin maddi tazminatını yeniden hesaplatmak, dava dilekçesindeki ücrete ilişkin beyanının davacıyı bağlayacağı dikkate alınmak, hüküm tarihine en yakın tarihteki verilere göre SGK tarafından hesaplanarak bildirilen tüm peşin sermaye değerini hesaplanan bu zarardan indirmek ve sonucuna göre karar vermekten ibarettir.
Mahkemece yukarıda açıklanan maddi ve hukuksal olgular dikkate alınmadan, yazılı şekilde hüküm kurması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, bozmanın niteliğine göre davalıların, manevi tazminatın koşullarının oluşup oluşmadığına ve miktarına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, 17/05/2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.