Yargıtay Kararı 21. Hukuk Dairesi 2016/3007 E. 2016/8776 K. 24.05.2016 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 21. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2016/3007
KARAR NO : 2016/8776
KARAR TARİHİ : 24.05.2016

MAHKEMESİ :İş Mahkemesi

Davacı, davalı Kurum tarafından gönderilen ödeme emrinin iptaline karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin reddine karar vermiştir.
Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

K A R A R

Dava, hukuki nitelikçe; dava dışı işveren… Gıda Res. İşl. Ltd. Şti.’nin süresinde ödenmeyen 2003/1. ay ila 2004/11.ayları arasındaki döneme ait prim ve gecikme zammının, işveren şirketin üst düzey yöneticisi olduğunan bahisle davacıdan tahsili için, 6183 sayılı Kanunun 58. maddesi kapsamında, 03.03.2015 tarihinde tebliğ edilen ödeme emrinin iptali istemine ilişkindir.
Mahkemece, 506 sayılı Kanunun 80. maddesi ile Borçlar Kanununun 134/1. maddesi hükümlerine dayanılarak davacının, üst düzeyde yöneticisi olduğu işveren şirketin prim borcundan işveren ile birlikte müteselsilen sorumluluğu nedeniyle, ödeme emri tebliği dolayısıyla işverene karşı kesilen zamanaşımının, davacı yönünden de kesildiği, bu durumda da, zamanaşımı süresinin dolmadığından bahisle davanın reddine karar verilmiştir.
Davanın yasal dayanağı, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun geçici 7. maddesi uyarınca 506 sayılı Kanunun 80. maddesi olup, birlikte sorumluluk ilkesini getiren anılan madde hükmüne göre; sigorta primlerini (fer’ileri ile) haklı sebepleri olmaksızın yasal süresi içerisinde tahakkuk ve tediye etmeyen tüzel kişiliği haiz işverenlerin üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri; işbu prim borcundan dolayı Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulmuşlardır. Bu bağlamda, müteselsil borçluluğun en belirgin özelliği; alacaklıya karşı borçlulardan her birinin; edimin tamamından sorumlu olması, başka bir ifade ile, alacaklının borçlulardan hepsini birden takip ya da dava edebileceği gibi bunların içinden dilediği birini veya birkaçını dava ya da takip edebilmesi ise de; bu özellik, müteselsil borçların nispi bağımsızlığını ortadan kaldırır nitelik taşımamaktadır. Müteselsil borçların nispi bağımsızlığı ilkesinin zamanaşımı yönünden sonuçları ise; müteselsil borçlulukta, zamanaşımının borçlulardan biri bakımından durmasının diğer borçlulara sirayet etmemesi; müteselsil borçlulardan birinin ileri sürdüğü zamanaşımı def’inden bunu ileri sürmemiş olanların yararlanmalarının mümkün bulunmamasıdır. Her ne kadar, Borçlar Kanununun 134/1. maddesi hükmü, zamanaşımının borçlulardan birine karşı kesilmesi halinde, bundan diğer borçluların etkileneceği esasını içermekte ise de; yukarıda açıklandığı üzere, müteselsil borçlulukta her bir borçlunun borcunun diğerlerinkinden belli ölçüde bağımsız olduğu, bu bağlamda, zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğinin, her borçlunun borcu bakımından ayrı ayrı incelenmesi gereği gözetildiğinde, anılan hükmün, istisnai nitelikte bir hüküm olması itibariyle Hukuk Genel Kurulunun 07.03.1986 tarih. E 1984/10-250, K 1986/205 sayılı kararında da ifade edildiği gibi, sözü edilen kural sadece tam teselsül durumunda uygulanmalıdır.
Davada uyuşmazlık konusu olan husus da, 506 sayılı Kanunun 80. maddesi kapsamında, tüzel kişiliği haiz işverenlerin üst düzeydeki yönetici ya da yetkililerinin, sigorta primi ve feri’lerinden dolayı Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müteselsilen sorumlu tutulmalarında; müteselsil borçlulardan işverene karşı zamanaşımının kesilmesinin, diğer borçlu üst düzey yönetici ya da yetkililere sirayet edip etmeyeceğidir. Bu yönde, anılan maddede öngörülen birlikte sorumluluk ilkesinin, eksik teselsül esasına dayanması, giderek davaya konu alacağın tahsiline dayanarak alınan 6183 sayılı Kanunda, müteselsil borçlulardan birisi aleyhine takibe geçilmiş olmasının, diğer borçlular için zamanaşımının kesilmesine neden olacağına ilişkin bir düzenlemenin yer almaması karşısında; zamanaşımının işlemesi, durması yanında kesilmesinin de her bir borçlu yönünden ayrı ayrı ele alınması gerekir.
Dosyadaki kayıt ve belgelerden; davanın hakdüşürücü süre içerisinde açldığı, davacıya dava dışı borçlu şirketin üst düzey yönetici sıfatıyla 2003/1 ila 2004/11 dönemlerini içeren prim borcu ve bu borcun gecikme zammından oluşan 24.03.2015 tarih 4.740.108 sayılı 2005/11285 takip dosya numaralı ödeme emri ile takibe başlanıldığı, davacının borçlu şirketin kuruluşundan ticaret sicilinden terkin edildiği 22.07.2014 tarihine kadar şirketin temsil ve ilzama yetkili müdürü olarak görev yaptığı, dava dışı borçlu şirket adına ödeme emrine konu borçlar ile ilgili 2006 ve 2008 yıllarında yapılandırma başvusunda bulunulduğu, davacının 21.10.2005 tarih 708722 varide sayılı dilekçesiyle borçlu şirketin Kurum’a olan icra dosyalarından tahakkuk eden borçlarına karşılık adına kayıtlı gayrimenkullerini teminat olarak gösterdiği ve şirketin borcu ödememesi durumunda teminat gösterilen gayrimenkullerin satılarak şirket borçlarından mahsup edilmesini talep ettiği, davacının teminet gösterilen gayrimenkulleri üzerine Kurumun 27.10.2005 tarih 167435 sayılı ve 17.11.2015 tarih 2597 sayılı haciz yazıları ile haciz konulduğu anlaşılmaktadır.
Zamanaşımınının kesilmesi başlıklı 6183 sayılı Kanun’un 103. maddesinde; Amme alacağının teminata bağlanması ve Amme alacağının özel kanunlara göre ödenmek üzere müracaatta bulunulması ve/veya ödeme planına bağlanması zamanaşımını kesen sebepler içerisinde sayılmıştır.
Diğer taraftan, dava konusu somut olayda, Kurumun prim alacağı yönünden zamanaşımı süresinin ne olması gerektiği hususunun değerlendirilmesine gelince; 506 sayılı Kanunun 80.maddesinde 3917 sayılı Kanunla yapılan değişiklik uyarınca, Kurumun süresi içerisinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gereği öngörülmüş; 3917 sayılı Kanunla yapılan bu değişiklik aynı Kanunun 8.maddesi hükmüne göre, 08.12.1993 tarihinde yürürlüğe girmiş; daha sonra, 24.06.2004 tarih, 5198 sayılı Yasayla aynı maddede yapılan değişiklik sonucunda, Kurum alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Yasanın 102. maddesinin de uygulanma olanağı bulunmadığı düzenlemesi getirilmiş ve düzenleme 06.07.2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu durumda, zamanaşımı süresi bakımından 3917 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 08.12.1993 tarihinden önceki dönemle, 5198 sayılı Yasanın yürürlüğü sonrasına ilişkin prim ve gecikme zamları yönünden, Sosyal Sigortalar Kurumu’nun alacak hakkı, Borçlar Kanunu’nun 125. maddesinde öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresine tabidir. Giderek, zamanaşımının başlangıç tarihi ise, yine, Borçlar Kanunu’nun 128. maddesi gereğince alacağın muaccel olduğu tarihtir ve zamanaşımının kesilmesi ve durdurulmasına ilişkin Borçlar Kanunu’nun 132. ve ardından gelen maddeleri de burada aynen geçerlidir. 08.12.1993 tarihinde yürürlüğe giren, 3917 sayılı Kanunun getirdiği düzenlemenin geçerli olduğu tarihler arasındaki döneme ilişkin prim ve gecikme zammı alacakları yönünden ise, 6183 sayılı Kanunun zamanaşımına ilişkin 102. ve ardından gelen maddeleri geçerlidir. Bu yönde 102. madde hükmüne göre zamanaşımı süresi 5 yıl olup, zamanaşımı süresinin başlangıcı ise, alacağın vadesinin rastladığı takvim yılını takip eden yıl başıdır.
Öte yandan; Türk Medeni Kanunu’nun 706, Borçlar Kanunu’nun 213 ve Tapu Kanunu’nun 26. ve Noterlik Kanunu’nun 60. maddeleri uyarınca, mülkiyetin nakli sonucunu doğuracak sözleşmeler resmi şekilde yapılmış olmadıkça geçerli değildir.
Somut olayda, davacı tarafından sahip olduğu gayrimenkullerin haczine muvafakatini içeren teminat, içeriği itibarı ile taşınmaz mülkiyetinin naklini içermektedir. Diğer bir deyişle, Kurum alacağının ödenmemesi durumunda, taşınmaz mülkiyeti devri vaadi bulunduğundan, muvafakatnamenin yazılı yapılması yeterli ise de; taşınmaz mülkiyetinin devri resmi şekle tabii olduğundan,(MK. 634, yeni MK. 706, Borçlar Kanunun 213, Tapu Kanununun 26 ve Noterlik Kanununun 60 maddeleri) dava konusu muvafakatname noterde de düzenlense geçersizdir. Davacı tarafından taşınmazlara ilişkin verilen teminatın 6183 sayılı Kanun 103. maddesi anlamında zamanaşımını kesmeyeceği açıktır. Öte yandan; yukarıda anlatılanlar ışığında, 2006 ve 2008 yıllarında yapılan borç yapılandırmalarının şirket adına yapıldığı, bu itibarla zamanaşımı süresinin dava dışı borçlu şirket bakımından kesilceği, şirket ile birlikte müteselsil sorumlu davacı bakımından 6183 sayılı Kanun 103. maddesi anlamında zamanaşımını kesmeyeceği de açıktır.
Bu durumda mahkemece davacının zamanaşımı def‘ine değer verilerek borcu ödemekle yükümlü olmadığından bahisle ödeme emrinin iptaline karar verilmesi gereğinin gözetilmemiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine
24.05.2016 gününde oybirliği ile karar verildi.