Yargıtay Kararı 8. Hukuk Dairesi 2018/10042 E. 2021/1871 K. 03.03.2021 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 8. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2018/10042
KARAR NO : 2021/1871
KARAR TARİHİ : 03.03.2021

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Elatmanın Önlenmesi Ve Eski Hale Getirme

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş olup hükmün davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.
K A R A R
Dava dilekçesinde, davacı şirketin malik olduğu 324 ve 325 parsel (ifraz ile 534 parsel) sayılı taşınmazlara komşu davalıların paydaş olarak malik oldukları 326 parselin bir kısmının davacıların zilyetlik ve mülkiyetlerinde bulunduğu, kadastro tespitine dayanak yoklama, tapu ve vergi kayıtları ile bu durumun sabit olduğu, bu kısmı yıllardır kendileri kullandığı, artezyen kuyusu ve ağaç diktiklerini, davalıların 07.11.2015 ve 08.11.2015 tarihinde zor kullanarak bu kullanıma engel oldukları ileri sürülerek davalıların el atmasının önlenmesi ile eski hale getirme istenmiştir.
Cevap dilekçesinde; dava konusu edilen 326 nolu parselin davalıların mülkiyetinde bulunduğu, mülkiyet hakkına dayalı olarak tasarrufta bulunduklarını, davacıların malik oldukları 324 ve 325 (534) sayılı parsellere yönelik bir tecavüzlerinin bulunmadığı, davacılar hakkında 326 nolu parsele yönelik eylemleri sebebi ile 3091 sayılı yasa kapsamında Kaymakamlığa, 167 sayılı yasaya aykırı olarak 326 parselde su kuyusu vurmasından kaynaklı DSİ’ye ve hakkı olmayan yere tecavüz suçundan Cumhuriyet Savcılığına suç duyurunda bulunduklarını ileri sürülerek davanın reddi savunulmuştur.
Mahkemece, davacıların dava konusu edilen taşınmazlarda malik olmadıkları için el atmanın önlenmesi davası açamayacakları gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
Davanın reddine dair karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
04.06.1958 tarihli ve 15/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararı gereğince, maddi olayları açıklamak taraflara; ileri sürülen olayları hukuken nitelemek, uygulanacak Kanun hükümlerini tesbit etmek ve uygulamak görevi hakime aittir. Nitekim 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33. maddesinde hâkimin, Türk Hukuku’nu resen uygulayacağı belirtilmiştir. Bu ilke gereği açılan davayı nitelemek ve açılmış bir dava hakkında doğru hukuk kurallarını bulup uygulamak hâkime düşen bir görevdir.
Dava, iddianın ileri sürülüş şekline göre daha önce davacıların mülkiyetinde ve kullanımında olan 324 ve 325 (534) ve davalıların malik olduğu 326 nolu parseller arasında kalan alana davalıların elattığı iddiasına dayalı elatmanın önlenmesi ve eski hale getirme isteğine ilişkindir.
Öncelikle uyuşmazlığın çözümü için taraf sıfatı kavramı üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.
Sıfat, dava konusu sübjektif hak (dava hakkı) ile taraflar arasındaki ilişkidir. Taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı takip yetkisi, davanın taraflarının kişilikleriyle ilgili olduğu hâlde, taraf sıfatı dava konusu sübjektif hakka ilişkindir. Dava dilekçesinde davacı ve davalı olarak gösterilen (nitelendirilen) kişiler, şeklen (biçimsel açıdan) o davanın taraflarıdır. Ancak mahkemenin taraflar arasında dava konusu hakkın esası hakkında bir karar verebilmesi için, bu kişilerin o davada gerçekten davacı ve davalı sıfatına sahip olmaları gerekir. Bir davada taraf olarak gösterilen kişiler, taraf ve dava ehliyetine ve davayı takip yetkisine sahip olsalar dahi, bu kişilerden birinin o davada gerçekten davacı veya davalı olmak sıfatı yoksa dava konusu hakkın esasına ilişkin bir karar verilemez. Dava sıfat yokluğundan reddedilir.
Hemen belirtmek gerekir ki, usul kanununda “husumet” olarak ifade edilen hukuki bir terim de bulunmamaktadır. Bir subjektif hakkı dava etme yetkisi (dava hakkı) kural olarak o hakkın sahibine aittir. Bu nedenle, o hakka ilişkin bir davada davacı olma sıfatı da o hakkın sahibine aittir. Meselâ, bir alacak davasında davacı olma sıfatı o alacağın alacaklısına aittir. Alacak davası, o alacağın alacaklısından başka bir (üçüncü) kişi tarafından açılırsa, dava, davacı sıfatına sahip olmadığından (sıfat yokluğundan) dolayı reddedilir (Kuru, Baki/Arslan, Ramazan/Yılmaz, Ejder: Medeni Usul Hukuku, 22. Baskı, Ankara 2011, s. 234; Yılmaz, Ejder; Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Ankara 2012, s. 530).
Bir subjektif hak kendisinden davalı olarak istenebilecek olan kişi, o hakka uymakla yükümlü (borçlu) olan kişidir (davalı sıfatı). Mesela, bir alacak davasında davalı olma sıfatı o alacağın borçlusuna aittir. Alacak davası, o alacağın borçlusundan başka bir (üçüncü) kişiye karşı açılırsa, davalının davalı (borçlu) sıfatına sahip olmadığından (sıfat yokluğundan) dolayı reddedilir.
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere, bir subjektif hakkın sahibinin ve o hakka uymakla yükümlü olan kişinin kimler olduğu (yani bir davada, davacı ve davalı sıfatının kimlere ait olduğu) tamamen maddî hukuka göre belirlenir. Bu nedenle, bir kişinin belli bir davada gerçekten davacı veya davalı sıfatına sahip olup olmadığı hususu, usul hukuku sorunu olmayıp, dava konusu (subjektif) hakkın özüne ilişkin bir maddi hukuk sorunudur.
Sıfatın usul hukuku bakımından önemi (usul hukukunu ilgilendiren yönü) şudur: Bir davanın tarafları (veya taraflardan biri) o davada gerçekten (davacı veya davalı olarak) taraf sıfatına sahip değilse mahkeme, dava konusu hakkın esası (mevcut olup olmadığı) hakkında inceleme yapıp karar veremez. Mahkeme, davanın sıfat yokluğundan reddine karar verir. Bu karar, davanın görülebilir olmadığına (dinlenemeyeceğine) ilişkin bir karar olmayıp, davanın esasına ilişkin bir karardır (taraf olarak gösterilenlerden birinin taraf sıfatının bulunmadığını tespit eden bir karardır).
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 683. maddesi uyarınca bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebilir. Burada dikkat edilecek husus aktif husumet açısından davacının malik olması arandığı halde, pasif husumet ehliyeti yani haksız el atan davalının malik olması gerekmemekte olduğudur.
Somut olayda, Mahkemece davacıların dava konusu 324 ve 325 parsel (ifraz ile 534 parsel) ve 326 parsel sayılı taşınmazların maliki olmadığı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş ise de; kabulün aksine dosya kapsamındaki tapu kayıtlarına göre 324 ve 325 parsel (ifraz ile 534 parsel) sayılı taşınmazlar davacı şirket adına, 326 parsel ise paylı olarak davalılar adına kayıtlı olduğu, mahkememece iddia edildiği üzere davalıların el atma olgusuna yönelik mahallinde keşif yapılmadan, davacı iddiaları üzerinde durulmadan, taraf delilleri toplanmadan davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.
Mahkemece yapılacak iş, mahallinde keşif yapılmak suretiyle davacı şirketin malik olduğu 324 ve 325 parsel (ifraz ile 534 parsel) sayılı taşınmazlar ile davalıların paydaş olarak malik oldukları 326 parselin tapu kaydı ile çap kayıtları dosya içerisine alınarak çekişme konusu alanın hangi tapu kaydının alanında kaldığı ve iddia edildiği üzere davalılar tarafından haksız elatma olup olmadığı hususlarında teknik bilirkişilerden denetime elverişli rapor alınarak, tarafların delilleri toplandıktan sonra hasıl olacak sonuç dairesinde bir karar vermek olmalıdır.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle 6100 sayılı HMK’nin geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’un 428. maddesi uyarınca usul ve yasaya aykırı kararın BOZULMASINA, taraflarca HUMK’un 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 03.03.2021 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.