Yargıtay Kararı 8. Hukuk Dairesi 2018/11096 E. 2020/955 K. 05.02.2020 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 8. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2018/11096
KARAR NO : 2020/955
KARAR TARİHİ : 05.02.2020

MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : İstihkak

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş olup, hükmün davalı üçüncü kişi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

K A R A R

Davacı alacaklı vekili, istihkak iddia edilen malların borçluya ait olduğunu, işyeri kaydı üçüncü kişi adına olmakla birlikte gerçekte borçlu tarafından çalıştırıldığını ve muvazaalı bir durumun olduğunu, davanın kabulü ile haksız yere istihkak iddiasında bulunulması sebebiyle tazminata hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı üçüncü kişi vekili, davacı vekilinin borçlu ile üçüncü kişinin adresinin aynı yer olduğu yönündeki iddiasını kabul etmediğini, borçlunun terk dilekçesini vermemesinden dolayı, aynı adreste faaaliyette bulunuyorlarmış gibi göründüklerini, haczedilen malların müvekkiline ait olduğunu gösterir faturaların olduğunu, müvekkilinin işyerini mülk sahibinden boş olarak kiraladığını, borçlu ile bir ilişkisinin olmadığını beyan ederek, davanın reddini istemiştir.
Davalı borçlu, usulüne uygun davetiye tebliğine rağmen duruşmalara katılmadığı gibi cevap da vermemiştir.
Mahkemece 19.12.2013 tarihli ilk kararında; haczedilen menkullerin üçüncü kişiye ait olduğuna ilişkin delil bulunmadığı gerekçesi ile alacaklı tarafından açılan davanın kabulüne karar verilmiş; hükmün davalı üçüncü kişi vekili tarafından temyizi üzerine; Dairemizin 2014/6941 Esas, 2015/16259 Karar ve 14.09.2015 tarihli ilamı ile haciz mahallinde eski tarihli ve sonlandırılmış elektrik aboneliğine ilişkin faturalardan başka belgeye rastlanılmadığı, davalı üçüncü kişinin tanıkları … ve …’ın beyanlarına göre, haczin üçüncü kişinin işyerinde yapıldığı, karinenin üçüncü kişi lehine olduğu, alacaklı tarafından karinenin aksini ispata yeterli kesin ve güçlü delilin sunulamadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi için bozulmuş; davacı alacaklı vekilinin karar düzeltme talebi üzerinde; Dairemizin 2016/157 Esas, 2017/9275 Karar ve 14.09.2015 tarihli ilamı ile; takibin borçlu tarafından yapılan ödeme sebebiyle infaz edildiği; karar düzeltme incelemesi tarihi itibariyle geçerli bir takip bulunmadığı, bu doğrultuda davanın konusuz kaldığı, davanın konusuz kalması sebebiyle karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilebilmesi için Dairemizce verilen 2014/6941 Esas, 2015/16259 Karar ve 14.09.2015 tarihli bozma kararının kaldırılarak, İlk Derece Mahkemesi kararının anılan nedenle bozulmasına karar verilmiştir.
Bozma sonrası Mahkemece yeniden yapılan yargılamada; bozma ilamına uyularak, dava konusuz kaldığından karar verilmesine yer olmadığına; taraflarca yapılan yargılama giderlerinin üzerlerinde bırakılmasına; vekalet ücreti takdirine yer olmadığına karar verilmesi üzerine, hüküm davalı üçüncü kişi vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, alacaklının İİK’nin 99. maddesine dayalı üçüncü kişinin istihkak iddiasının reddi talebine ilişkindir.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda “usuli kazanılmış hak” kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır.
Bu kurum, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri haline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir.
Hemen belirtelim ki; bir mahkemenin Yargıtay Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. “Usuli kazanılmış hak” olarak tanımlayacağımız bu olgu; mahkemeye, hükmüne uyduğu Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma zorunluluğu getirmektedir (09.05.1960 tarihli ve 21/9 sayılı YİBK).
Kazanılmış haklar Hukuk Devleti kavramının temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasa’nın 2. maddesinde açıklanan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir” hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi, toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez.
Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır:
Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir İçtihadı Birleştirme Kararı (09.05.1960 tarihli ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş olmakla oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır.
Benzer şekilde; uygulanması gereken bir kanun hükmünün, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK. nin 21.01.2004 tarihli ve 2004/10-44 E, 19 K.).
Bu sayılanların dışında ayrıca; görev konusu, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü-6. Baskı, cilt 5, 2001).
Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için; bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.07.2006 tarihli ve 2006/4-519-527; 31.05.2006 tarihli ve 2006/10-307-337; 10.05.2006 tarihli ve 2006/4-230-288; 03.12.2008 tarihli ve 2008/10-730-732; 27.05.2009 tarihli ve 2009/21-168-218 sayılı ilamları).
Somut olayda; davaya konu 27.06.2012 tarihli hacizde hazır bulunan Av. …’in üçüncü kişi lehine istihkak iddiasında bulunduğu; aynı adreste 02.02.2014 tarihinde yapılan ikinci hacizde ise adreste dava dışı … isimli şahsın bulunduğu hacze konu işyerinin oğlu adına üçüncü kişiden devralındığını, daha önce haczedilen menkullerin mülkiyetinin de bu devirle birklikte kendilerine geçtiğini beyan ettiği, haciz mahalline sonradan gelen üçüncü kişinin “iş yerinde haciz ve muhafaza yapılmasın gerekirse parayı dosyaya yatıracağız” diyerek parayı yatırmak için süre talep ettiği ve 12.02.2014 tarihinde dosya borcu olan 9.029,00 TL’yi takip dosyasına yatırdığı görülmektedir. Dosya borcunun ödenmesine ilişkin üçüncü kişi beyanları, yatırılan paranın, muhafaza baskısına bağlı olarak, çekince kaydı ileri sürülerek yatırıldığı anlamına gelir. Belirtilen para, haciz baskısı altında ve çekince kaydıyla yatırıldığına göre, haczin söz konusu para üzerinde devam ettiği, istihkak iddiasının konusunun bu para olduğu kabul edilmelidir. Bu durumda, Dairemizce alacaklı vekilinin karar düzeltme istemini reddi gerekirken kabulü ile yazılı gerekçe ile Mahkeme hükmünün yeniden bozulması maddi hataya müstenit olup taraflar açısından usuli kazanılmış hak doğurmaz.
O halde Mahkemece, Dairemizin 14.09.2015 tarihli ilk bozma ilamı doğrultusunda hüküm kurulması gerektiği nazara alınarak, yeniden hüküm tesisi amacıyla kararın bir kez daha bozulması gerekmiştir.
SONUÇ : Davalı üçüncü kişi vekilinin temyiz isteminin kabulü ile Mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenle İİK’nin 366 ve 6100 sayılı HMK’nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’un 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, taraflarca İİK’nin 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 05.02.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verilmiştir.