Yargıtay Kararı 8. Hukuk Dairesi 2018/15468 E. 2020/1414 K. 17.02.2020 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 8. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2018/15468
KARAR NO : 2020/1414
KARAR TARİHİ : 17.02.2020

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Tapu İptali Ve Tescil

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada bozma üzerine yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup hükmün … tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

K A R A R

Davacı Hazine vekili, davalılara ait 1150 parsel sayılı taşınmazın kıyıda kalan kısmının iptali ile Hazine adına tapuya tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalılar yargılama oturumlarına katılmamış ve cevap vermemişlerdir.
Mahkemenin 08.06.2011 tarihli ve 2011/109 Esas, 2011/303 Karar sayılı kararı ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiş, Dairemizin 15.01.2013 tarihli ve 2012/7084 Esas, 2013/252 Karar sayılı ilamıyla, 5841 sayılı Yasa’nın yürürlüğü döneminde karara bağlanan davada hak düşürücü sürenin değerlendirilmiş olmasının doğru olduğu, ne var ki, anılan Yasanın Anayasa Mahkemesi’nin 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 Esas, 2011/77 Karar sayılı kararı ile iptal edildiği ve kararın 23.07.2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla iptal hükmünün yürürlüğe girdiği, öyleyse kesin hüküm halini almamış ve kazanılmış hakkın istisnasını teşkil eden bu durum karşısında, 5841 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davanın reddine ilişkin mahkeme kararının verildiği tarih itibariyle doğru olduğu düşünülse ve ayrıca Anayasa’nın 153. maddesine göre iptal kararı geriye yürümese de, 10.03.1969 tarihli ve 1/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçe bölümünde belirtildiği üzere, iptalin kesin şekilde çözüme bağlanmış uyuşmazlıkları etkilemeyeceği, ancak henüz devam eden uyuşmazlıkların iptal kapsamında bulunacağı, bu nedenle işin esası hakkında 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı doğrultusunda değerlendirme yapılmak suretiyle uyuşmazlığın çözüme kavuşturulmasına işaret edilerek hüküm bozulmuş, mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda 116 ada 13 parselde (eski 1150 parsel) kayıtlı taşınmazın 17.03.2014 tarihli fen bilirkişileri … ve … tarafından tanzim edilen raporda “B” harfi ile gösterilen 9,07 m2’lik kısmının kıyı kenar çizgisi içerisinde kalması nedeniyle tapu kaydının iptali ile kamu malı olarak tescil harici bırakılmasına karar verilmiş; hükmün, davacı Hazine vekili tarafından temyizi üzerine, Dairemizin 2015/20364 Esas, 2017/7694 Karar sayılı ilamı ile araştırma ve incelemenin hüküm kurmaya yeterli olmadığı, Yerel Mahkemece, bozma doğrultusunda mahallinde üç kişilik jeolog bilirkişi aracılığı ile keşif yapıldığı ve bilirkişilerce tanzim edilen raporların dosya arasına alındığı, ancak 17.03.2014 tarihli jeolog bilirkişi kurulu raporunda belirlenen kıyı kenar çizgisi ile idare tarafından belirlenen kıyı kenar çizgisi arasındaki farkın gerekçesinin raporda açıklanmadığı gibi, 17.03.2014 tarihli fen bilirkişilerince hazırlanan rapor ve eki krokisinde A harfi ile gösterilen 61,16 m2’lik kısmın kara tarafında kaldığının belirtildiği, ancak ekli krokide A harfi ile gösterilen kısmın deniz tarafında kaldığının anlaşıldığı, mahkemece; jeolog bilirkişilerden kıyı kenar çizgileri arasındaki farkın açıklanması ve ayrıca fen bilirkişilerinden çelişkinin giderilmesi için ek rapor alınarak sonucuna göre uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulmasının doğru olmadığına işaret edilerek bozma kararı verilmiştir. Mahkemece ikinci bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda, davanın kabulüyle 17.04.2018 tarihli raporda gösterilen (eski 1150 parsel) 116 ada 13 parselde kayıtlı 70,23 m2 taşınmazın 61,16 m2’lik kısmının kıyı kenar çizgisi içinde kalması nedeniyle tapu kaydının iptali ile kamu malı olarak tescil harici bırakılmasına karar verilmiş, hüküm süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava; tapu iptali ve terkin istemine ilişkindir.
Mahkemece her ne kadar bozmaya uyulmuş ise de, bozma gereklerinin yerine getirildiğinin kabulü mümkün değildir.
Anayasa’nın 43 ve 3621 sayılı Kıyı Yasası’nın 5. maddesine göre kıyılar; Devlet’in hüküm ve tasarrufu altındadır, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır. Deniz, göl ve akarsu kıyıları ile deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmakta, öncelikle kamu yararı gözetilir. 4. madde hükmüne göre Kıyı çizgisi: Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, taşkın durumları dışında, suyun karaya değdiği noktaların birleşmesinden oluşan çizgi, Kıyı Kenar çizgisi: Kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturulduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınır, Kıyı ise: Kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasındaki alandır. TMK’nin 999.maddesine göre de; özel mülkiyete tâbi olmayan ve kamunun yararlanmasına ayrılan taşınmazlar, bunlara ilişkin tescili gerekli bir aynî hakkın kurulması söz konusu olmadıkça kütüğe kaydolunmaz, tapuya kayıtlı bir taşınmaz, kayda tâbi olmayan bir taşınmaza dönüşürse, tapu sicilinden çıkarılır.
Uyuşmazlığın bu niteliğine göre, öncelikle yöntemince kıyı-kenar çizgisinin belirlenmesi ve zemine uygulanması gerekir. Bu doğrultuda, dava konusu taşınmazların bulunduğu yerde idarece oluşturulmuş kıyı kenar çizgisinin bulunup bulunmadığı Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünden sorularak belirlenmelidir. İdarece oluşturulmuş ve kesinleşmiş kıyı kenar çizgisi var ise, buna ilişkin karar ve dayanağı olan belgeleri ile kroki ve haritasının birlikte getirtilip dosya arasına konulması, mahallinde yerel ve teknik bilirkişi ile harita mühendisi aracılığıyla yapılacak keşifte araziye uygulanması, çekişme konusu taşınmazın yeri belirlenip harita üzerine işaretletilmesi gerekir.
İdarece oluşturulmuş kıyı kenar çizgisinin bulunmaması yahut idari yargı yerinde iptal edilmiş veya oluşturulan harita 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilen ilkeye göre ilgililerine tebliğ edilerek kesinleştirilmemiş ve davalının itirazına uğramışsa; adli yargı mahkemesince, 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 4. maddesindeki tanımlamalar dikkate alınarak, aynı Kanun’un 5 ve 9.maddeleri ile 13.03.1972 tarihli ve 7/4 sayılı, yine 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları göz önünde tutularak, Kanun’un 9/2. maddesinde belirtilen bilirkişi kurulu aracılığıyla, keşif yapılarak açıklanan kural ve yöntemler doğrultusunda kıyı kenar çizgisi oluşturulmalıdır. Mahkeme aracılığıyla bu çalışma yapılırken, varsa idarenin önceden kıyı kenar çizgisi oluşturmak için yaptığı saptamalar ve bu konuda kurulan komisyonun çalışmalarının ortaya çıkardıkları bilimsel değerlerin bulunduğu da göz ardı edilmemelidir. İdarenin söz konusu çalışmalarını yok saymak da doğru olmaz.
Açıklanan nedenlerle, idarenin kıyı kenar çizgisi çalışmalarında, o yere ilişkin kamu görevlilerince önceden oluşturulmuş komisyon çalışmalarını içerir kayıt ve belgeler getirtilmeli, bunlardaki verilerle, mahkemece kıyı kenar çizgisi oluşturmak için bilirkişilerce yapılan çalışmalarda elde edilen veri ve bulguların örtüşmemesi durumunda, bunun nedenleri hakkında bilirkişilerden bilimsel gerekçelere ve maddi bulgulara dayalı, doyurucu ve denetime açık ek rapor alınmalıdır. Başka bir anlatımla, eldeki uyuşmazlıkta idari saptamalardan takdiri delil olarak yararlanılması zorunludur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.06.2003 tarihli ve 97/110 sayılı kararı da bu doğrultudadır. Yapılacak bu araştırmalarla, dava konusu taşınmazın kıyı kenar çizgisinin hangi tarafında kaldığı duraksamaya yer vermeyecek şekilde belirlendikten sonra, oluşacak durum, dosya içeriği, iddia ve savunma doğrultusunda toplanan diğer tüm deliller birlikte tartışılıp değerlendirilerek, uyuşmazlık hakkında bir karar verilmesi gerekir.
Mahkemece, jeolog bilirkişi kurul raporunda belirlenen kıyı kenar çizgisi ile idare tarafından belirlenen kıyı kenar çizgisi arasındaki farkın gerekçesinin açıklanması için jeolog bilirkişi kurulundan ek rapor alınmadan, bozma sonrası alınan 17.04.2018 tarihli fen bilirkişi raporuyla yetinilerek karar verildiği anlaşılmaktadır. Buna göre, mahkemece Dairemizin yukarıda belirtilen ilke ve uygulamaları doğrultusunda, jeolog bilirkişi kurulundan aradaki farkın açıklanması için hüküm kurmaya ve denetime elverişli ek rapor düzenlenmesi istenmesi, uyulan bozma ilamı doğrultusunda inceleme ve araştırma yapılarak, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde eksik incelemeyle karar verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı Hazine vekilinin temyiz itirazları yerinde görüldüğünden kabulüyle hükmün 6100 sayılı HMK’nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK’un 440/1. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 17.02.2020 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Davacı Hazine vekili, davalılara ait 1150 parsel sayılı taşınmazın 3621 sayılı Kıyı Kanunu’na göre kıyı kenar çizgisinin deniz yönünde kaldığı iddiasıyla bu kısmın tapusunun iptaline karar verilmesini talep etmiş, Mahkemece; 3402 Sayılı Kanun’un 12/3 maddesi gereğince; on yıllık hak düşürücü süre geçtiğinden dolayı davanın reddine, yapılan masrafın davacı üzerine bırakılmasına karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 23.10.2010 tarihli ve 2010/495-13944 sayılı ilamı ile hükmün esası yönünden onanmasına, yargılama masrafı yönünden ise bozulmasına karar verilmiştir.

Mahkemece bozma kararından sonra davanın reddine, 6099 Sayılı Yasa’nın 16 ve 17. maddeleri ile 3402 Sayılı Kanun’a eklenen 36/A maddesi gereğince, yargılama giderlerinin davacı üzerine bırakılmasına, davacı lehine vekalet ücreti takdirine yer olmadığına karar verilmiş, hüküm Hazine vekili tarafından temyiz edilmiş, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2012/7084 Esas ve 2013/252 sayılı Kararı ile hükmün esası yönünden bozma kararı verilmiştir.
Mahkemece bozma ilamına uyularak, davanın kabulüne bilirkişi raporunda B harfi ile gösterilen 9.07 m2’lik kısma ilişkin tapu kaydının iptali ile kamu malı olarak tescil harici bırakılmasına, yapılan masrafın davacı üzerinde bırakılmasına, davacı lehine vekalet ücreti takdirine yer olmadığına karar verilmiş, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2015/20364 Esas 2017/7694 sayılı kararı ile hüküm esas yönünden eksik inceleme nedeniyle bozulmuştur.
Mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda davanın kabulüne bilirkişi raporunda A harfi ile gösterilen 61,16 m2’lik kısma ilişkin tapu kaydının iptali ile kamu malı olarak tescil harici bırakılmasına karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Mahkemece verilen ilk karar esas yönünden, yani davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine ilişkin kısmı, Yargıtay 1. Hukuk Dairesince onanmıştır. Her ne kadar Mahkeme hükmün onanan kısmı yönünden de bozmadan sonra verdiği ikinci kararda yeniden hüküm kurmuş ise de, bu usuli bir hata olup, sonuca etkili değildir ve yok hükmündedir. Hükmün onanan kısmı kesinleşmiş artık kesin hüküm haline gelmiştir. Kesin hüküm, hükmü veren mahkeme de dahil olmak üzere bütün mahkemeleri bağlar. Kesin hüküm kamu düzenine ilişkin olduğundan, tarafların iradesine tabi değildir.
Hukuki güvenlik ve yargı erkine güven kesin hüküm müessesesi ile sağlanır. Hukuki güvenlik ilkesi; hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmaz koşulu olup, mevcut emredici hukuk kurallarının herkese eşit şekilde ve düzgün bir şekilde uygulanmasını da içeren bir ilkedir. T.C. Anayasa’sının 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu vurgulanmıştır. Hukuk devleti kişilerin hukuki güvenliğini sağlayan bir devlettir.
Hukuki güvenlik ilkesi, herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden bilmesi, tutum ve davranışlarını buna göre güvenle düzene sokabilmesi anlamına gelir. Hukuk devleti hukuk kurallarının onu koyanlar da dahil olmak üzere, her kişi ve kuruluşu bağlamasını ifade eder. Hukuk devleti kavramının özünü devlet organlarının hukuka bağlılığı yani, yönetimin eylem ve işlemlerini hukukun içinde kalarak yerine getirmesi oluşturmaktadır.
T.C. Anayasası 36. maddesi; “Herkes…adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmünü içerir. Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma başlığı taşıyan 6. maddesinde; “Herkes …. davasının…hakkaniyete uygun…….olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.” denilmektedir.
Adil yargılanma hakkının en önemli alt kavramlarından birisi, silahların eşitliği ilkesidir. Yargılamada taraflar arasında adil, hakkaniyete uygun bir denge kurulması gerekir.
Anayasa’nın 2. maddesiyle benimsenen hukuk devletinde, hukuki güvenliği sağlayan bir düzen kurulması asıldır. Böyle bir düzende Devlete güven ilkesi vazgeçilmez temel unsurlardandır. Hukuk devletinde yasama, yürütme ve yargının hukuka bağlı olması gerekir. Yargısı hukuka bağlı olmayan bir devlette vatandaşların kendilerini güvencede hissedebileceklerini söylemek mümkün değildir.
Hukuk devletinde bireyler devlete güven duyabilmeli aynı şekilde devlette bu güveni vatandaşa verebilmelidir.
Kesin hükme saygı uluslar arası hukuk düzenine özgü hukukun genel ilkelerinden biri olarak da kabul görmektedir. Eğer bir hukuk sistemi içerisinde yargının verdiği ve bağlayıcı olan bir kesin hüküm işlevsiz bir duruma getirilmiş ise adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerden söz edemeyiz. Somut olayda, Mahkemece verilen ilk karar esas yönünden, Yargıtay 1.Hukuk Dairesince onanarak kesinleşmiştir. Kesin hüküm gücü kazanan bir kararın, kamu düzeni gerekçesiyle bozmaya konu edilmesi, aksine, kamu düzenini bozacak bir sonuç yaratır. Bu durum, uluslararası hukuk düzeninde kabul görmüş ilkelere, T.C Anayasası’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesine, hukuki güvenlik ilkesine, adil yargılanma hakkına aykırılık teşkil eder. Devlete ve yargıya güveni ciddi bir şekilde sarsar. Açıkladığım nedenlerden dolayı Mahkemece hükmün esasına ilişkin verilen ilk karar onanarak kesinleştiğinden sayın çoğunluğun esasa yönelik bozma gerekçesine katılmıyorum. 17.02.2020