YARGITAY KARARI
DAİRE : Hukuk Genel Kurulu
ESAS NO : 2018/941
KARAR NO : 2021/1342
KARAR TARİHİ : 04.11.2021
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasında birleştirilerek görülen “tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tazminat” davalarının yapılan yargılaması sonucunda, Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesince bozma kararına uyulmak suretiyle asıl ve birleşen davaların ayrı ayrı husumet nedeniyle reddine dair verilen 13.10.2015 tarihli ve 2015/449 E., 2015/779 K. sayılı karar, birleşen dosya davacıları vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Birleşen Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/161 E. sayılı Dava Dosyasında
Davacı İstemi:
2. Davacı … vekili; müvekkilinin Ankara İli, Mamak İlçesi, Kıbrıs Köyü, 171 parsel sayılı taşınmazı mülk sahibinden 28.11.1977 tarihinde satın aldığını, S.S. Denge Yapı Kooperatifi tarafından aplikasyon işlemi yapılmasının istenmesi üzerine Mamak 1. Tapu Müdürlüğünün 05.05.2010 tarihli yazısı ile tapuda mükerrerlik olduğundan bahisle yasal yollara başvurulması aksi takdirde terkin işlemi yapılacağının bildirildiğini, oysa ki müvekkilinin taşınmazı edindiği tarihte herhangi bir mükerrerlik şerhi bulunmadığını, davacının tapu siciline güvenerek TMK’nın 1023. maddesine göre iyi niyetli olarak iktisapta bulunduğunu, bu nedenle taşınmazın müvekkili adına tescil edilmesi gerektiğini, aksi hâlde davacı hak kaybına uğrayacağından oluşan zararın tespiti ile öncelikle 171 parsel sayılı taşınmazın davacı adına tesciline, bunun mümkün olmaması durumunda fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 20.000TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Cevabı:
3. Davalı Tapu Müdürlüğü vekili; davanın süresinde açılmadığını, Kıbrıs Köyü 171 parsel ile Bayındır Köyü 846 parsel arasında mükerrerlik tespit edildiğini, 171 parselin ilk tescil tarihinin 30.09.1953, 846 parselin ise 25.11.1952 olduğunu, 171, 845 ve 846 parsellerin farklı kişiler adına tespit gördüğünü, Bayındır Köyündeki tapulama çalışmalarının 1952 yılında, Kıbrıs Köyünde ise 1953 yılında tamamlandığını, teknik rapora göre 171 parselin iptal edilmesi gerektiğini, tapu müdürlüğünün bu nedenle TMK’nın 1026. maddesi uyarınca ilgililere tebligat çıkardığını, yapılan işlemin usul ve yasa hükümlerine uygun olduğunu, kadastro çalışmaları sırasında yapılan hatalardan dolayı Devletin sorumluluğunun bulunmadığını, bu nedenle tazminat talebinin yerinde olmadığını, davacının paydaş olup, ancak payı kadar yer hakkında kayıt maliklerine karşı dava açabileceğini belirterek, davanın reddini savunmuştur.
Birleşen Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/132 E. sayılı Dava Dosyasında
Davacı İstemi:
4. Davacı … vekili; müvekkilinin Ankara İli, Mamak İlçesi, Kıbrıs Köyü, 171 parsel sayılı taşınmazın maliki olduğunu, Mamak 1. Tapu Müdürlüğünün 05.05.2010 tarihli yazısı ile tapuda mükerrerlik olduğundan bahisle kaydın terkin edileceğini bildirildiğini, oysa ki taşınmazların farklı köylerde bulunduğunu ve mükerrerliğin mümkün olmadığını, bu nedenle öncelikle mükerrer kaydın bulunmadığının tespitine karar verilmesini, aksi hâlde ise davacının iyi niyetli üçüncü şahıs olarak mülkiyeti kaybetmekle zarara uğrayacağını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı Tapu Müdürlüğü vekili; davanın idari yargı yerinde açılması gerektiğini, ayrıca davanın süresinde açılmadığını ve zamanaşımının dolduğunu, Kıbrıs Köyü 171 parsel ile Bayındır Köyü 846 parsel arasında mükerrerlik olduğunun tespit edildiğini, 171 parselin ilk tescil tarihinin 30.09.1953, 846 parselin ise 25.11.1952 olduğunu, 171, 845 ve 846 parsellerin farklı kişiler adına tespit gördüğünü, Bayındır Köyündeki tapulama çalışmalarının 1952 yılında, Kıbrıs Köyünde ise 1953 yılında tamamlandığını, teknik rapora göre 171 parselin iptal edilmesi gerektiğini, tapu müdürlüğünün bu nedenle TMK’nın 1026. maddesi uyarınca ilgililere tebligat çıkardığını, yapılan işlemin usul ve yasa hükümlerine uygun olduğunu, bu nedenle haksız olarak dava açıldığını belirterek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
İlk Derece Mahkemesi Birinci Kararı:
6. Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesinin 13.12.2011 tarihli ve 2010/235 E, 2011/451 K. sayılı kararı ile; gerek asıl dava, gerek yukarıda açıklanan birleşen davalar gerekse diğer birleşen davalar bakımından, davacıların paydaşı olduğu Kıbrıs Köyü 171 parsel ile Bayındır Köyü 845 ve 846 parsellerin tamamen mükerrerlik oluşturduğu, 3402 sayılı Kadastro Kanun’nun 22. maddesine göre ikinci kadastronun iptali gerektiğinden 171 parselin terkin edilmesi gerektiği, davalı tarafından yapılan işlemin doğru olduğu, bu nedenle davacıların işlemin iptaline yönelik taleplerinin yerinde görülmediği, bir kısım davalarda tazminat talebinde bulunulmuş ise de meydana gelen hatanın tapu sicil kaydının tutulmasından kaynaklanmadığı, hatanın kadastro tespitinden kaynaklandığı ve taşınmazın değişik tarihlerde yapılan kadastro çalışmaları sırasından mükerrer yazıldığı, davacıların zararlarını satın aldığı kişiden talep etmek zorunda oldukları, bayilerine tazminat davası açma haklarının mevcut olduğu, bu şekilde talep edebilecekleri bir bedel bulunmadığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davaların ayrı ayrı reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Birinci Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davalarda davacılar vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 17.12.2012 tarihli ve 2012/16263 E., 2012/15308 K. sayılı kararı ile;
“… Dava, mükerrer kayıt nedeniyle tapu iptali-tescil, tazminat ve mülkiyetin tespiti isteklerine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden, dava konusu taşınmazların çap komşusu oldukları, mülkiyet alanlarını belirleyen kadastral sınırların, taşınmazların bulunduğu birliklerde (Kıbrıs ve Bayındır köylerinde) ayrı ayrı yapılan tapulama tespitleri sonucu oluştuğu, davacıların paydaş olduğu 171 parsel sayılı taşınmazın 11.09.1950 tarihinde tespit gördüğü tespitin, 30.09.1953 tarihinde kesinleştiği ve tescil edildiği, 846 parselin ise 20.09.1951 tarihinde tespit edilerek tespitin 10.11.1952 tarihinde kesinleştiği ve tescil edildiği, ne var ki tapulama çalışmalarında yapılan hata nedeniyle kadastral sınırların tam olarak çakışmadığı ve taşınmazların 366,59 m²’lik bölümünün mükerrer olarak tespit ve tescil edildiği başka bir ifadeyle bu bölümde mükerrer olarak çap kayıtlarının oluştuğu anlaşılmaktadır.
Davacılar, 3402 sayılı Kadastro Yasasının 22. maddesi uyarınca mükerrer olarak yapılan tescilin iptali, mülkiyetin tespiti ve tazminat istemlerinde bulunmuşlardır.
Bilindiği üzere, 3402 sayılı Yasanın 22/1 maddesi “ evvelce tespit, tescil veya sınırlandırma suretiyle kadastrosu ya da tapulaması yapılmış yerin yeniden kadastrosu yapılamaz. Bu gibi yerler ikinci bir kadastroya tabi tutulmuşsa, ikinci kadastro bütün sonuçlarıyla hükümsüz sayılır” hükmünü getirmiştir. Böylesi bir durumda ise mükerrer olarak oluşturulan hangi sicil kaydına değer verilmesi gerektiği önem ifade eder.
O halde, yukarıda değinilen yasal düzenleme ve sapma gösterilmeksizin gerçekleştirilen ve uygulamada benimsenen ilke gereğince tutanağı önce tanzim edilen sicil kaydının yasal açıdan korunacağı tartışmasızdır.
Somut olayda, davacıların paydaş olduğu 171 parsel sayılı taşınmazın kadastro tespitinin dava konusu 846 parsel sayılı taşınmazdan önce yapıldığı açıktır. Bu durumda 846 parsel sayılı taşınmazın kadastrosunun mükerrer olduğunun kabulü gerekir.
Öte yandan davacı … hakkında mirasçılık belgesine göre intikal yaptırabileceğinden mülkiyetin tespiti davası açmasında hukuki yararı yoktur.
Ayrıca, uyuşmazlık tapu iptali kararı verilmek suretiyle çözümleneceğinden tazminat ve diğer taleplerin bir dayanağı kalmamaktadır.
Hal böyle olunca, davacıların paydaş olduğu taşınmazın kadastro tespit tarihinin önce olduğu dikkate alınarak davanın kabulüne, davacı … bakımından davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir,…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
İlk Derece Mahkemesi İkinci Kararı:
9. Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesinin 04.11.2014 tarihli ve 2013/248 E, 2014/494 K. sayılı kararı ile; bozma kararına uyulmuş ve aynı gerekçelerle birleşen Ankara 22. Asliye Hukuk mahkemesinin 2010/255 E. sayılı dosyasında açılan davanın usulden reddine, asıl dava ile birleşen diğer davaların ise kabulüne karar verilmiştir.
Özel Daire İkinci Bozma Kararı:
10. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
11. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 14.09.2017 tarihli ve 2015/1062 E., 2017/4292 K. sayılı kararı ile bu defa;
“…Mahkemece, davanın reddine dair verilen karar Dairece ‘’..Hal böyle olunca, davacıların paydaş olduğu taşınmazın kadastro tespit tarihinin önce olduğu dikkate alınarak davanın kabulüne, davacı … bakımından davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir.’’ gerekçesi ile bozulmuş, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda 3402 sayılı kanunun 22.maddesi gereğince; ikinci kadastro olan 846 parsele yönelik kadastronun hükümsüz sayılmasına, Birleşen Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/255 esas sayılı dava dosyasında ise davacının mülkiyetin tespitine yönelik dava açmakta hukuki yararı bulunmadığından davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden davacıların Tapu Sicili Müdürlüğünce 171 parsel sayılı taşınmazın kayıt maliklerine hitaben T.M.K.’nun 1026 ve 3402 sayılı Kanunun 22. maddesi hükmü uyarınca gönderilen Kıbrıs Köyü 171 parsel ile Bayındır Köyü 846 parsel sayılı taşınmazların bazı bölümlerinde mükerrerlik bulunduğuna dair bildirim üzerine eldeki davaları açtıkları anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere, davada taraf ehliyeti (husumet) kamu düzeni ile ilgili olup, bu hususun yargılamanın her aşamasında re’sen göz önünde bulundurulması zorunludur.
Öte yandan; Yargıtay tarafların itiraz ve savunmalarıyla bağlı olmadan ancak, kanuna açıkça aykırılık hallerinde ve kamu düzenine ilişkin durumlarda temyiz incelemesi yaparak kararı bozabilir.
Yukarıda değinilen ilkeler ve somut olgular birlikte değerlendirildiğinde dava, kaydı iptal edilmesi istenen 846 parsel sayılı taşınmaz maliklerine değil, Tapu Sicili Müdürlüğü hasım gösterilmek suretiyle açılmıştır.
O halde, asıl ve birleşen davaların husumet yönünden reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
İlk Derece Mahkemesi Üçüncü Kararı:
12. Mahkemece ikinci bozma kararına da uyularak, bozma kararında açıklanan gerekçelerle asıl ve birleşen davaların husumet nedeniyle reddine karar verilmiştir.
13. Karar, birleşen dosya davacılarından … ve … vekilleri tarafından süresi içerisinde temyiz edilmiştir.
14. Özel Dairece; davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozma kararına uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine, mahkemece verilen kararın temyiz incelemesinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/6. maddesine göre Hukuk Genel Kurulu tarafından yapılması gerektiği belirtilerek, dosya Hukuk Genel Kuruluna gönderilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
15. Taraflar arasındaki uyuşmazlık; temyize konu edilen birleşen davaların iptali talep edilen tapu kayıt maliklerine karşı değil de Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü davalı gösterilerek açılmış olması nedeniyle davaların taraf sıfatı yokluğundan reddine karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasına ilişkindir.
III. ÖN SORUN
16. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, işin esasının incelenmesine geçilmeden önce iki husus ön sorun olarak ele alınmıştır.
17. Birinci ön sorun; mahkemenin son kararına yönelik temyiz itirazlarını inceleme görevinin, Hukuk Genel Kuruluna mı yoksa Özel Daireye mi ait olduğu hususudur.
18. Belirtmek gerekir ki; 17.04.2013 tarihli ve 6460 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesiyle 18.06.1927 tarihli 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 439. maddesinin beşinci fıkrasından ve 1086 sayılı Kanun’un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 16. maddesi ile değiştirilmeden önceki 429. maddesinin üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen fıkrada: “Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır.” şeklinde düzenleme yapılmıştır.
19. Anılan maddenin gerekçesinde ise; “Madde ile davanın esastan reddi veya kabulünü içeren kesin bozmaya uyularak tesis olunan kararların mevzuatta bir değişiklik olmadığı hâlde, önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine ilk derece mahkemesince verilen hükmün temyiz incelemesinin Yargıtay’ın ilgili dairesi yerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılması öngörülmektedir…” denilmektedir.
20. Yapılan bu değişiklikle kanun koyucu tarafından Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna yeni bir görev verilmiş, davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine yerel mahkemece verilen kararın temyiz incelemesinin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından yapılması öngörülmüştür.
21. Öte yandan Hukuk Genel Kurulunun görevi, davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararlarla sınırlı bulunmaktadır. Bu nedenle, nihai karar kavramı üzerinde durulmasında yarar vardır.
22. 6100 sayılı HMK’nın 294/1 maddesinde mahkemelerin usule veya esasa ilişkin bir nihai kararla davayı sona erdireceği belirtilmektedir. Bilindiği gibi, hâkimin davadan el çekmesini gerektiren, davayı sonuçlandıran kararlarına nihai kararlar denilmektedir. Nihai kararlar, usule ilişkin nihai kararlar veya esasa ilişkin nihai kararlar (hükümler) olmak üzere ikiye ayrılır. Usule ilişkin nihai kararlar, davanın esasıyla ilgili olmayan kararlar olup, başka bir ifade ile mahkemenin maddi hukuk bakımından değil de usul hukuku bakımından verdiği kararlardır. Bu nedenle, mahkemece verilen görevsizlik, yetkisizlik, davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararlar usule ilişkin nihai kararlar olduğu gibi, dava şartı yokluğu nedeni ile verilen usulden ret kararları (HMK m. 115/2) da, usule ilişkin nihai kararlardır.
23. Esasa ilişkin kararlar ise hâkimin uyuşmazlığın esasını inceleyerek verdiği kararlardır (HMK m. 294/1). Yani davada ileri sürülen taleplerin maddi hukuk açısından incelenerek esas bakımından kabul veya reddine ya da kısmen kabul ve kısmen reddine ilişkin kararlardır. Esasa ilişkin nihai karar ile taraflar arasındaki uyuşmazlık (esastan) sona erer ve hüküm kesinleşince (kesin hüküm ortaya çıkınca), artık o uyuşmazlık (dava konusu) hakkında, aynı taraflar arasında, aynı dava sebebine dayanarak yeni bir dava açılamaz; açılırsa, kesin hükümden dolayı reddedilir (HMK m. 303) (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C: 3, s. 3005).
24. Somut olayda mahkemece asıl ve birleşen davaların reddine ilişkin olarak verilen ilk karar, Özel Dairece, 846 parsel sayılı taşınmazın kadastrosunun mükerrer olduğunun kabulü ile davacı … tarafından açılan dava dışındaki diğer tüm davaların kabulü gerektiğinden bahisle esastan bozulduğu açıktır. Mahkemece, birinci bozma kararına uyularak davaların kabulüne dair verilen karar ise davalıya husumet yöneltilemeyeceği, diğer bir anlatımla davalının taraf sıfatının bulunmadığı gerekçesiyle bozulmuştur. Bu durumda taraf sıfatına ilişkin bu ikinci bozma kararının davanın esasına dair bir karar olup olmadığı açıklığa kavuşturulmalıdır.
25. Taraf sıfatı, bir başka deyişle husumet ehliyeti dava konusu hak ile kişiler arasındaki ilişkiyi ifade eder. Sıfat, bir maddi hukuk ilişkisinde tarafların o hak ile ilişkisinin olup olmadığının belirlenmesi anlamına gelir. Davacı sıfatı, dava konusu hakkın sahibini, davalı sıfatı ise dava konusu hakkın yükümlüsünü belirler. Uygulamada davacı sıfatı, aktif husumeti, davalı sıfatı ise pasif husumeti karşılayacak şekilde kullanılmaktadır. Dava konusu şey üzerinde kim ya da kimler hak sahibi ise davayı bu kişi veya kişilerin açması, kime karşı hukukî koruma isteniyor ise o kişi veya kişilere davanın yöneltilmesi gerekir. Bir kimsenin davacı veya davalı sıfatına sahip olup olmadığı, tıpkı hakkın mevcut olup olmadığının tayininde olduğu gibi maddi hukuka göre belirlenir.
26. Sıfat dava şartı olmayıp, itirazdır. Zira bir kimsenin hak sahibi veya borçlu olup olmadığı ancak davanın esasına girildikten sonra tespit edilebilir. Başka bir anlatımla, dava şartları işin esasının incelenmesine engel teşkil eder mahiyetteyken, bir davada taraflardan birinin davacı ya da davalı sıfatının (aktif ya da pasif husumet ehliyetinin) olmadığı belirlenirse, artık taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümüne girilmeden, davanın sıfat yokluğundan reddi gerekir. Bu karar, davanın dinlenemeyeceğine ilişkin bir karar olmayıp, yine davanın esasına ilişkin bir karardır. Sıfat, ileri sürülme zamanı yasa ile kabul edilen bir ilk itiraz olmadığı gibi davalı tarafından ileri sürülmesi gerekli bir def’î de teşkil etmediğinden davanın her aşamasında ileri sürülmesi mümkün veya mahkemece vakıf olunduğu takdirde re’sen nazara alınması gerekli hukukî bir durumdur (Kuru; s. 1157 vd.).
27. Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, Özel Dairenin taraf sıfatı hakkındaki ikinci bozma kararı da özü itibariyle davanın esasına ilişkin bir karar olup, önceki bozma kararını ortadan kaldıracak niteliktedir. Böyle olunca, yerel mahkemece verilen son kararın temyiz inceleme görevinin Özel Daireye değil, Hukuk Genel Kuruluna ait olduğuna oy birliğiyle karar verilip, birinci ön sorun aşılmış ve ikinci ön sorunun incelenmesine geçilmiştir.
28. İkinci ön sorun ise; mahkemece birinci bozma kararına uyulmakla davacılar yararına usulü kazanılmış hakkın oluşup oluşmadığı noktasına ilişkindir. Ancak, usulü kazanılmış hakkın hukukî sonuç doğurabilmesi için bir davada ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir. Somut olayda ise davaların niteliği gereği böyle bir durumun oluştuğundan söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle ikinci ön sorunun da bulunmadığına oy birliğiyle karar verilerek, işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
IV. GEREKÇE
29. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 1000. maddesinin birinci fıkrasına göre, her taşınmaza kütükte bir sayfa ayrılır. Bu hüküm uyarınca her taşınmazın tapu sicilinde yalnız bir sayfasının olması kuraldır. Tapu sicilinin güvenilirliğini sağlayabilmek için bir taşınmazın birden fazla sayfaya sahip olmaması gerekir. Bahsi geçen bu düzenleme ile tapu sicilinin oluşturulmasında “ayni sistem” adı verilen sistem kabul edilmiş olup, bu sistemin kadastrosu yapılmamış yerlerde uygulama imkânı bulunmadığından ülke topraklarının kadastrosunun yapılması, tapuya kayıtlı olmayan taşınmazların çap kaydının oluşturularak tapulanması çok önemlidir. Bu sistem nedeniyle tapuda kayıtlı bulunan bir taşınmazın tescil yoluyla yeniden tapuya bağlanması hukuken mümkün değildir.
30. Buna karşın bir taşınmaz için iki ayrı sayfa açılıp, bunlardan biri başka bir kişi adına tescil edilir ise mükerrer (çifte) tapunun varlığı ortaya çıkar. Mükerrer (çifte) tapu, bir taşınmaz hakkında kütükte çift sayfanın açılmış olması hâlidir. Bu durumda, birbirine aykırı iki ayrı bilgi içeren tapu kütüğü kendi içinde çelişkiye düşeceğinden, mükerrer olan kayıt yolsuzdur ve yolsuz kaydın düzeltilmesi gerekir. Aksi hâlde, mükerrer kayıt olgusunun devam ettirilmesi devletin doğru sicil oluşturma ilkesine aykırıdır.
31. Bununla ilgili olarak, Tapu Kayıtlarından Hukukî Kıymetlerini Kaybetmiş Olanların Tasfiyesine Dair 1515 sayılı Kanunun 2. maddesinde, tapu memurunun bir gayrimenkul için iki veya daha fazla kimseler adına tapuda kayıt yapılmış olduğunu gördüğü, yani çifte tapunun varlığını öğrendiği anda, her iki kayda maliklerin tasarruf yetkisini sınırlamak için geçici tescil şerhi verip, maliklere iki ay içinde durumu aydınlatmak üzere mahkemeye başvurmalarını bildireceği, onların bu süre içerisinde mahkemeye başvurmaması hâlinde ise bizzat tapu memurunun mahkemeden bu çift kayıtlardan hangisinin geçerli olacağı hakkında bir karar vermesini isteyeceği düzenlenmiştir.
32. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 22. maddesinde de, evvelce tespit, tescil veya sınırlandırma suretiyle kadastro veya tapulaması yapılmış olan yerlerin yeniden kadastrosunun yapılamayacağı, bu gibi yerler ikinci defa kadastroya tâbi tutulmuşsa ikinci kadastronun bütün sonuçlarıyla hükümsüz sayılacağı ve Türk Medenî Kanununun 1026. maddesine göre işlem yapılacağı, süresinde dava açılmadığı takdirde ise ikinci defa yapılan kadastronun tapu sicil müdürlüğünce re’sen iptal edileceği hüküm altına alınmıştır.
33. Somut olayda da, ilgili tapu müdürlüğü tarafından yapılan inceleme sonucunda 27.07.2008 tarihli raporla Kıbrıs Köyü 171 parsel ile Bayındır Köyü 846 parsel arasında mükerrerlik tespit edilmiş ve davacılar ile birlikte çok sayıda kişinin paylı mülkiyetinde bulunan 171 parsel sayılı taşınmaz maliklerine tebligat çıkarılarak, maliklerce yasal yollara başvurulması gereği bildirilmiştir. Eldeki davalar da bu bildirim üzerine Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü hasım gösterilerek açılmıştır.
34. Oysa ki yukarıda açıklandığı gibi taraf sıfatı, dava konusu yapılan subjektif hakla davanın tarafları arasındaki ilişkiyi ifade etmekte olup, dava dilekçesinde davacı ve davalı olarak gösterilmiş kişilerin maddi hukuk bakımından gerçekten hak sahibi veya yükümlü konumunda bulunup bulunmadığına ilişkin bir kavramdır. Herkesin dava açarken, gerçek hasmını tespitle davasını ona yöneltmesi gereği temel bir usul kuralıdır. Bu nedenle davanın bir subjektif hak kendisinden davalı olarak istenebilecek kişiye yöneltilerek açılması gerekir.
35. Bu bağlamda kural olarak, tapu iptal ve tescil davalarının da iptali istenen tapu kayıtlarında malik ya da malikler kim ise o kişi yahut kişiler taraf gösterilerek açılması gerekir. Çünkü açılan davanın kabulü durumunda kurulan hükmün tapuda infazı, hüküm ancak kayıt maliki ya da malikleri hakkında kurulmuş ise mümkündür. Somut olayda Kıbrıs Köyü 171 parsel ile Bayındır Köyü 846 parsel arasında mükerrerlik bulunduğunun tespiti hâlinde, anılan parsel maliklerinin mülkiyet hakkının doğrudan etkileneceği açıktır. Malik olmayan tapu müdürlüğü aleyhine kurulacak bir hükmün ise tapuda infazı mümkün olmayacaktır. Bu tür davalarda ilgili tapu müdürlüğünün yasal hasım olduğundan da bahsedilemez. Mamak 1. Bölge Tapu Sicil Müdürlüğü tarafından yasal düzenlemeler dikkate alınarak 171 parsel maliklerine tebligat yapılmış olması da davada taraf sıfatının bulunduğu anlamını taşımamaktadır.
36. Tüm bu açıklamalar karşısında, 171 parsel ile 846 parsel arasında gerçekten bir çakışma ve mükerrerlik bulunup bulunmadığının tespiti ile yapılacak bu tespite bağlı olarak davacıların diğer istemleri hakkında bir karar verilmesi için öncelikle davanın doğru hasma, yani mülkiyet hakları etkilenecek olan 846 parsel maliklerine yöneltilmesi gerektiği kuşkusuzdur.
37. Böyle olunca, yerel mahkemece temyize konu edilen birleşen davalar hakkında davalının taraf sıfatının bulunmadığı gerekçesiyle husumetten reddine dair verilen 15.03.2018 tarihli ve 2017/623 E., 2018/80 K. sayılı karar usul ve yasa hükümlerine uygun olup, yerindedir.
38. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, eldeki davanın sadece tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin olmadığı, terditli olarak tazminat isteğinde de bulunulduğu, dava Hazine vekili tarafından takip edildiğinden tazminat isteği bakımından davanın Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü aleyhine açılmış olmasının hasımda yanılgı olarak kabul edilmesi gerektiği, asıl istem olan tapu iptali ve tescil bakımından ise davacı tarafa 846 parsel maliklerine karşı ayrı bir dava açıp eldeki dava ile birleştirilmesi için gerekli imkânın tanınması ve oluşacak duruma göre bir karar verilmesi gerektiği belirtilerek, kararın bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ile; birleşen davalarda 845 ya da 846 parsel sayılı taşınmazlar hakkında tapu iptal ve tescil isteğinde bulunulmadığı, bu nedenle kayıt maliklerine yöneltilmesi gereken bir davanın varlığından söz edilemeyeceği, birleşen davacıların mükerrer tescilin tespiti ile hakkın ihyasına yönelik olarak açtıkları davalarda hukukî yararlarının bulunmadığı, dolayısıyla mahkemece verilen kararın açıklanan bu değişik gerekçe ile düzeltilerek onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüşler kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
39. Hâl böyle olunca, yerel mahkemece usul ve yasaya uygun olarak verilen karar onanmalıdır.
V. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacılar … ile … vekillerinin temyiz itirazlarının reddi ile temyiz istemine konu olan birleşen 2010/161 E. sayılı dosya ve birleşen 2010/132 E. sayılı dosya bakımından usul ve yasaya uygun bulunan kararın ONANMASINA,
Harçlar peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına,
6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 04.11.2021 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Birleşen Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/161 esas sayılı dava dosyasında davacı … vekili dava dilekçesinde Tapu Sicil Müdürlüğü’ne husumet yönelterek; müvekkilinin Ankara İli, Mamak İlçesi, Kıbrıs Köyü, 171 parsel sayılı taşınmazı 28.11.1977 tarihinde satın almak suretiyle iktisap ettiğini, tarafına Mamak 1. Bölge Tapu Sicil Müdürlüğünün 05.05.2010 tarihli yazısı ile tapuda mükerrer kayıt olduğu ve yasal yollara başvurması, aksi takdirde 171 parsel sayılı taşınmazın kaydının terkin edileceğinin bildirildiğini, oysa müvekkilinin taşınmazı edindiği tarihte herhangi bir mükerrerlik şerhi bulunmadığını, davacının tapu siciline güvenerek TMK’nın 1023. maddesine göre iyi niyetli olarak iktisapta bulunduğunu, davalı idare tarafından 171 parsel sayılı taşınmazın terkini yapıldığı takdirde davacının hak kaybına uğramış olacağını ileri sürerek, 171 parsel sayılı taşınmazın davacı adına tesciline, tescilin mümkün olmaması hâlinde ise davalı tarafından yapılmış olan usulsüz işlemden dolayı uğradığı zarar karşılığı fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 20.000TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Birleşen Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/132 esas sayılı dava dosyasında davacı … vekili dava dilekçesinde Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğüne izafeten Maliye Hazinesine husumet yönelterek; müvekkilinin Ankara İli, Mamak İlçesi, Kıbrıs Köyü, 171 parsel sayılı taşınmazın maliki olduğunu, Mamak 1. Bölge Tapu Sicil Müdürlüğünün 05.05.2010 tarihli yazısı ile 171 parsel sayılı taşınmazın tescilinin mükerrer olduğundan bahisle kaydının terkin edileceğinin bildirildiğini, oysa anılan yazıda belirtilen 846 sayılı parselin Bayındır köyünde olup, farklı köylerde bulunan taşınmazlarda mükerrer tescil olamayacağını, mükerrer tescilin bulunduğuna karar verilmesi hâlinde ise davacının taşınmazı tapu kaydına güvenerek iktisap eden iyi niyetli üçüncü şahıs olup, taşınmaz kaydının terkiniyle mülkiyet hakkını kaybedeceğinden zarara uğrayacağını ileri sürerek, 171 parsel sayılı taşınmazda mükerrer tescilin olmadığının tespiti ile hakkın ihyasını, bu mümkün olmadığı takdirde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini istemiştir.
Davalı taraf vekilleri sundukları cevap dilekçelerinde; davanın süresinde açılmadığını, Kıbrıs Köyü 171 parsel ile Bayındır Köyü 846 parsel sayılı taşınmazların mükerrer tescil olduğunun tespit edildiğini, 171 sayılı parselin ilk tescil tarihinin 30.09.1953 olup 846 sayılı parselin ilk tescil tarihinin ise 25.11.1952 olduğunu, tapulama sırasında 171, 845 ve 846 nolu parsellerin farklı kişiler adına tespit gördüğünü, Bayındır Köyündeki tapulama çalışmalarının 1952 yılında, Kıbrıs Köyünde ise 1953 yılında tamamlandığını, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 22. maddesi ve değişik 5304 sayılı Kanunun 6. maddesinde ikinci kadastronun bütün sonuçlarıyla hükümsüz sayılacağı ve TMK’nın 1026. maddesine göre işlem yapılacağının düzenlendiğini, mevzuat hükmü gereğince Kıbrıs 171 nolu parselin iptal edilmesi ve TMK’nın 1026. maddesi gereğince Tapu Sicil Müdürü tarafından ilgililerine tebligatın yapılması gerektiğinden idarenin yaptığı işlemin yasa ve mevzuata uygun olduğunu belirterek, davaların reddine karar verilmesini talep etmişlerdir.
Yerel Mahkemece “davacıların paydaş olduğu Kıbrıs köyü 171 parsel ile Bayındır Köyü 845 ve 846 parsellerin mükerrerlik oluşturduğu; 3402 sayılı Yasanın 22. maddesi gereğince 2. kadastronun iptali edilmesi gerektiğinden 171 parselin terkini gerektiği; davalı tarafından yapılan işlemin doğru olduğu; bu nedenle de davacıların terkin işleminin iptaline yönelik istemlerinin yerinde görülmediği; tazminat talebi bakımından da meydana gelen hatanın tapu sicil kaydının tutulmasından kaynaklanmayıp, hatalı kadastro tespitinden kaynaklandığından davacıların davalı taraftan talep edebilecekleri bir bedel bulunmadığı; davacıların zararlarını bayilerinden talep edebilecekleri” gerekçesiyle, davacıların davalarının reddine dair verilen kararın Özel Dairece “…davacıların paydaş olduğu taşınmazın kadastro tespit tarihinin önce olduğu dikkate alınarak davanın kabulüne…” karar verilmesi gereğine değinilerek bozulması üzerine Yerel Mahkemece bozma ilâmına uyularak verilen “…davacıların davalarının kabulüne; Ankara ili, Mamak ilçesi, Kıbrıs Köyünde kain ve Tapu Müdürlüğünün 171 parselinde kayıtlı taşınmaz ile Ankara ili, Mamak ilçesi, Bayındır Köyünde kain ve Tapu Müdürlüğünün 846 parselinde kayıtlı taşınmazların 366,59 m² lik bölümünde mükerrer olarak tespit ve tescil edildiği, işbu 366,59 m² lik bölümde mükerrer olarak çap kayıtlarının oluşturulduğu, 171 parsel sayılı taşınmazın kadastro tespitinin dava konusu 846 parsel sayılı taşınmazdan önce olduğu ve buna göre de 846 parsel sayılı taşınmazın kadastrosunun mükerrer kadastro olduğu anlaşıldığından 3402 sayılı Kanunun 22. maddesi gereğince; ikinci kadastro olan 846 parsele yönelik kadastronun hükümsüz sayılmasına…” ilişkin kararın Özel Dairece bu kez “…davacıların Tapu Sicili Müdürlüğünce 171 parsel sayılı taşınmazın kayıt maliklerine hitaben T.M.K.’nun 1026 ve 3402 sayılı Kanunun 22. maddesi hükmü uyarınca gönderilen Kıbrıs Köyü 171 parsel ile Bayındır Köyü 846 parsel sayılı taşınmazların bazı bölümlerinde mükerrerlik bulunduğuna dair bildirim üzerine eldeki davaları açtıkları anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, davada taraf ehliyeti (husumet) kamu düzeni ile ilgili olup, bu hususun yargılamanın her aşamasında re’sen göz önünde bulundurulması zorunludur. Öte yandan; Yargıtay tarafların itiraz ve savunmalarıyla bağlı olmadan ancak, kanuna açıkça aykırılık hâllerinde ve kamu düzenine ilişkin durumlarda temyiz incelemesi yaparak kararı bozabilir. Yukarıda değinilen ilkeler ve somut olgular birlikte değerlendirildiğinde dava, kaydı iptal edilmesi istenen 846 parsel sayılı taşınmaz maliklerine değil, Tapu Sicili Müdürlüğü hasım gösterilmek suretiyle açılmıştır. O hâlde, asıl ve birleşen davaların husumet yönünden reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir…” gerekçesiyle bozulması sonrasında Yerel Mahkemece bozma kararına uyularak davacıların davalarının husumetten reddine karar verilmiştir.
Karar davacılar vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmede, ön sorun oylaması sonucunda “Özel Dairenin ikinci bozma kararının, ilk bozma kararını ortadan kaldırır nitelikte olup, 17.04.2013 tarihli ve 6460 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesiyle “…18.06.1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 439. maddesinin beşinci fıkrasından ve 1086 sayılı Kanun’un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 16. maddesi ile değiştirilmeden önceki 429. maddesinin üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen “davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır” şeklindeki düzenleme gereğince temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulu tarafından yapılması gerektiği, ayrıca mahkemece birinci bozma kararına uyulması ile somut olayın özelliği itibariyle davacılar yararına usulü kazanılmış hak oluşmadığı” kabul edilmiştir.
Öte yandan, Sayın Çoğunluk tarafından davalılara husumet yöneltilmesinin doğru olmadığı görüşüyle direnme kararının onanmasına karar verilmiş olup, azınlık görüşümüz ise aşağıda açıklanan nedenlerle davacıların davalarının hukukî yarar yokluğundan reddine karar verilmesi gerektiğinden direnme kararının düzeltilerek onanması yönünde oluşmuştur. Şöyle ki;
Mamak 1. Bölge Tapu Sicil Müdürlüğü tarafından davacılara “…maliki bulundukları Kıbrıs köyü 171 parsel taşınmazın, Bayındır köyü 846 parsel sayılı taşınmazla mükerrer tescil olduğunun tespit edildiği, 171 parsel sayılı taşınmazın mükerrer kayıt olması nedeniyle Medeni Kanunun 1026. maddesi ve Kadastro Kanununun 22. maddesi gereğince kaydının terkini gerektiği, bu bağlamda 1 ay içerisinde hukukî yollara başvurmamaları hâlinde 171 parsel sayılı taşınmazın kaydının terkin edileceği…” yönünde bildirimde bulunulması üzerine eldeki davayı açmışlardır.
Hemen belirtilmelidir ki; 3402 sayılı Kadastro Kanununun 22/1. maddesi “evvelce tespit, tescil veya sınırlandırma suretiyle kadastro veya tapulaması yapılmış olan yerlerin yeniden kadastrosu yapılamaz. Bu gibi yerler ikinci defa kadastroya tâbi tutulmuşsa, ikinci kadastro bütün sonuçlarıyla hükümsüz sayılır ve Türk Medenî Kanununun 1026’ncı maddesine göre işlem yapılır. Süresinde dava açılmadığı takdirde, ikinci defa yapılan kadastro, tapu sicil müdürlüğünce re’sen iptal edilir” hükmü ve Türk Medeni Kanununun 1026. maddesi “bir aynî hakkın sona ermesiyle tescil her türlü hukukî değerini kaybettiği takdirde, yüklü taşınmaz maliki, terkini isteyebilir. Tapu memuru bu istemi yerine getirirse, her ilgili, bu işlemin kendisine tebliği tarihinden başlayarak otuz gün içinde terkine karşı dava açabilir. Tapu memuru, re’sen hâkime başvurarak aynî hakkın sona erdiğinin belirlenmesine ilişkin karar verilmesini istemeye ve hâkimin vereceği karara dayanarak terkin işlemini yapmaya yetkilidir” hükmü gereğince Tapu Müdürlüğü tarafından davacılara bildirimde bulunulmuştur.
Öte yandan; davacılar, anılan bildirim üzerine, kayıt maliki bulundukları 171 parsel sayılı taşınmazın kaydına öncelik verilmesi gerektiği ve 171 sayılı parselin çapı üzerinde oluşturulan binmeli alanlar bakımından tescilin yolsuz olduğu iddiasıyla 845 ve 846 parsel sayılı taşınmazların malikleri aleyhine tapu iptali istemiyle dava açmamışlar, yukarıda açıklandığı üzere 171 sayılı parselin mükerrer tescil olmadığının tespiti ile hakkın ihyası ve 171 sayılı parselin tescili, mümkün olmaması hâlinde iyi niyetli malik olduklarından bahisle tazminat istekleriyle davalı idareler aleyhine dava açmışlardır. Farklı bir ifadeyle, eldeki davada 845 ve 846 sayılı parsellerin tapu kayıtlarının iptali istenmemiştir.
Dosyada mevcut tapu kayıtlarından da, davacıların Ankara ili Mamak ilçesi Kıbrıs Köyü 171 parsel sayılı taşınmazda satış suretiyle kayden paydaş oldukları, tapu kaydında terkin işleminin yapılmadığı anlaşılmaktadır.
O hâlde; davacılar, Bayındır Köyü 845 ve 846 parsel sayılı taşınmazlar hakkında tapu iptali isteğinde bulunmadıklarından eldeki davanın anılan taşınmazların kayıt maliklerine yöneltilmesi gerektiğinden söz edilemeyecektir. Bu bağlamda da Yerel Mahkemece davacıların davalarının husumet nedeniyle reddine karar verilmesinin yerinde olmadığı düşüncesindeyiz. Tabii ki, davacıların mükerrer tescil nedeniyle kayıt malikleri aleyhine süreye bağlı olmaksızın tapu iptal davası açabilecekleri ve ancak açılacak böylesi bir davada hangi kayda üstünlük tanınması gerektiğinin tartışılıp sonuca bağlanabileceği kuşkusuzdur. “Tapu Müdürlüğü ile Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğüne izafeten Maliye Hazinesi”ne yöneltilerek ve mükerrer tescilin tespiti ile 171 sayılı parselin tescili, mümkün olmadığında tazminat istekli eldeki davada ise, Tapu Müdürlüğü tarafından yasal düzenlemeler gereğince davacılara bildirim yapılmış olup, bu bildirim üzerine davalılar aleyhine mükerrer tescil bulunmadığının tespitinde davacıların hukukî yararı bulunmadığı gibi terditli tazminat istekleri bakımından da henüz yapılmış bir tapu kaydının terkini işlemi mevcut olmadığından hukukî yarar koşulu gerçekleşmemiştir. Bilindiği gibi, hukukî yarar dava şartlarından olup, re’sen gözetilmelidir.
Hâl böyle olunca, davacıların birleşen davalarının hukukî yarar yokluğundan reddine karar verilmesi gerekirken husumetten ret kararı verilmesi doğru değil ise de, varılan sonucun aynı olması itibariyle ve yeniden yargılama yapılmasına gerek bulunmadığından Yerel Mahkeme kararının açılandığı üzere düzeltilerek onanması görüşünde olduğumuzdan sayın çoğunluğun onama kararına katılamıyoruz.