Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2012/1481 E. 2012/6779 K. 07.06.2012 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2012/1481
KARAR NO : 2012/6779
KARAR TARİHİ : 07.06.2012

MAHKEMESİ : BOĞAZLIYAN 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 30/12/2010
NUMARASI : 2005/464-2010/526
Yanlar arasında görülen tapu iptali, tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili ile davalılar Ş.ve Ş. K. vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı trafik kayıtları ile tapu kayıtlarının iptali ile payları oranında tescil ve alacak isteklerine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Davacılar, miras bırakan babaları H.K.’nın mirastan mal kaçırmak amacıyla kayden malik olduğu bir kısım taşınmazları muvazaalı olarak davalı eşi Ş. davalı oğlu Ş. ve bir kısım davalıların miras bırakanı olan oğlu M.’ya satış göstermek suretiyle devrettiğini, bir kısım taşınmazları ise 3. kişilerden parasını ödeyerek satın alıp aynı kişiler adına tescil ettirdiğini, öte yandan …Renault marka araç ile …. plakalı traktörü de murisin satın alarak oğlu Ş.ye yine muvazaalı olarak satış suretiyle devrettiğini, diğer taraftan murisin Boğazlıyan İlçesinde bulunan Şekerbank, İş Bankası ve Ziraat Bankası şubeleri ile Kayseri Ziraat Bankasında bulunan hesaplarındaki paralarının da davalılar Ş.ile Ş. tarafından çekildiğini ileri sürerek, çekişme konusu taşınmazlar ile araçların kayıtların iptali ile miras payları oranında adlarına tescili, murise ait banka hesaplarında miras payları oranında haklarının bulunduğunun tespiti ile davalı Ş..’nin banka hesaplarından çektiği murise ait paralar sebebi ile 1.000.-TL’nin tahsili istekli eldeki davayı açmışlar, yargılama sırasında dava konusu yapılan Tokat ve Kayseri İlindeki taşınmazlar yönünden davaları mahkemece tefrik edilmiştir.
Çekişmeye konu yapılan taşınmazlardan 6775 parsel sayılı taşınmazın dava dışı M.. Sağlık adına kayıtlı olduğu ve evveliyatının miras bırakan ve taraflarla ilgisinin bulunmadığı, öte yandan 84, 591, 3167, 4768, 5877 ve 3792 parsel sayılı taşınmazlardaki payların davalı Ş.’ye kendi ailesinden intikal ettiği ve kadastro tespiti sırasında komisyon kararı ile Ş. adına tescil edildiği, evveliyatının muris ile ilgisinin bulunmadığı saptanmak suretiyle bu taşınmazlar yönünden davanın reddine karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik yoktur. Davacılar vekilinin bu yönlere değinen temyiz itirazları da yerinde değildir. Reddine.
Miras bırakanın, mirastan mal kaçırmak amacıyla bir kısım çekişmeli taşınmazların parasını ödeyerek 3. kişilerden satın alarak davalılar adına tescil ettirdiği iddiaları gelince;
Yanlar arasındaki bu uyuşmazlık, murisin gerçekte bedelini bizzat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı mirastan mal kaçırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi (davalı) adına kaydettirmesi halinde 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulama yeri bulup bulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Gerçekten, 1.4.1974 tarihli karar, konusu ve sonuç bölümü itibariyle, murisin kendi üzerindeki tapulu taşınmazlar yönünden yaptığı temliki işlemler için bağlayıcıdır. Somut olayda olduğu gibi bedeli ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında anılan Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının doğrudan bağlayıcı olma niteliği yoktur. Bunun yanı sıra, karara, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik olarak uygulama olanağı sağlanamayacağı; Hukuk Genel Kurulunun 30.12.1992 tarih 586/782; 21.9.1994 tarih 248/538; 21.12.1994 tarih 667/856; 11.10.1995 tarih 1995/1-608 sayılı kararlarında belirtilmiş; Dairenin yargısal uygulaması bu doğrultuda kararlılık kazanmıştır.
O halde, çekişmeye konu 3. kişiler tarafından davalılar Ş.ve Ş.ile bir kısım davalıların miras bırakanları M.ya devredilen .., .., .., .., .., .., .., .., .., …., .. ve .. parsel sayılı taşınmazlar ile evveliyatta 3. kişilere aitken davalı Ş..’ye, Ş.. tarafından davalı Ş.ye temlik edilen 2811, 276, 4758, ve 5634 parseller yönünden 01.04.1974 tarih ½ sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yerinin bulunmadığı ve davada tenkis isteğinin de olmadığı, diğer taraftan çekişmeye konu yapılan ….plakalı aracın da dava dışı G. Motorlu Araçlar Limitet Şirketi tarafından tanzim edilen 12.05.1998 tarihli faturaya istinaden davalı Ş.K. adına kaydedildiği ve murisle ilgisinin bulunmadığı belirlenmek suretiyle anılan taşınmazlar ve araç yönünden davanın reddine karar verilmiş olmasında da bir isabetsizlik yoktur. Davacılar vekilinin bu yönlere değinen temyiz itirazları da yerinde değildir. Reddine.
Davacılar vekilinin öteki temyiz itirazları ile davalılar Ş.ve Ş.vekilinin temyiz itirazlarına gelince; davalılar miras bırakanın iradesinin mal kaçırma olmayıp sağlığında mirasçıları arasında mal varlığını paylaştırma gayesi taşıdığını savunmuşlardır.
Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçek-ten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve l.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26.maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
Öte yandan miras bırakan sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yapmışsa mal kaçırmak kastından söz edilmeyeceğinden olayda 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanamayacağı da kuşkusuzdur.
Hal böyle olunca, miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden taşınır taşınmaz mallar ve haklar araştırılmalı, tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgeler mercilerinden getirtilmeli her bir mirasçıya nakledilen malların ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınmalı böylece yukarda değinilen anlamda bir paylaştırma kastının bulunup bulunmadığı açıklığa kavuşturulmalıdır.
Somut olayda; davalıların savunmalarının yanısıra yargılama sırasında dinlenen tanıklardan B.K.L. K. G.K.Ü.T. ile H. K.’da miras bırakanın sağlığında taşınmazlarını mirasçıları arasında taksim ettiğini beyan ettikleri halde mahkemece yukarıda belirtilen ilkeler çerçevesinde inceleme ve araştırma yapılmış değildir.
O halde; davalıların denkleştirme savunması üzerinde durularak, tarafların bu konuda gösterdikleri ve gösterecekleri tüm delillerin eksiksiz toplanması, miras bırakandan tüm mirascılarına intikal eden taşınır taşınmaz mallar ve hakların araştırılması, tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgelerin mercilerinden getirtilmesi, her bir mirascıya nakledilen malların ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınması ve murisin sağlığında tüm mirasçılarını kapsar biçimde bir paylaştırma yapıp yapmadığının duraksamaya yer bırakmayacak şekilde belirlenmesi, bu belirleme sonucu değinildiği biçimde paylaştırmanın varlığının ortaya konulması halinde muvazaa iddiasının dinlenemeyeceğinin düşünülmesi, yok şayet murisin tüm mirasçılarını kapsar bir biçimde paylaştırma yaptığının belirlenememesi halinde muvazaa iddiası ile diğer iddialar üzerinde durularak sonucuna göre karar verilmesi gerekeceği tartışmasızdır.
Öte yandan; …plakalı traktörün davalı Ş.’ye muvazaalı olarak satış suretiyle devredildiği iddialarına gelince; mahkemece, menkul malların muris muvazaasına konu edilemeyeceği, çekişmeli araçların menkul hükmünde olduğu ve bu nedenle 1.4.1974 gün ve 1/2 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama alanı içerisinde olmadığı gerekçesiyle, traktör yönünden davanın reddine karar verilmiştir.
Bilindiği üzere; irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, “bir aktin şekil ve şartlarını tayinde, iki tarafın gerek sehven, gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır” hükmüne yer verilmiştir.
O halde muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir. Bir başka ifadeyle, irade açıklamasında bulunan taraflar bu açıklamanın kendisine yapıldığı kişi, irade açıklamasının sonuç doğurmaması konusunda anlaşmışlar, yalnız gerçek bir hukuki işlemin bulunduğu görüşünü yaratmayı istemişlerse, muvazaadan söz edilir.
Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada muvazaa kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide, gerek uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.
Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.
Şu halde, özellikle mevsuf (nispi) muvazaada ilke olarak görünüşteki işlemin altına saklanan ve tarafların içerik ve sonuçlarıyla birlikte gerçekleştirmek istedikleri işlem (gizli sözleşme) geçerlidir. Bu geçerliliğin, tarafların gerçek ve uygun iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklandığı ve onun, muvazaalı hukuki işlemin altına gizlenmiş olmasının, ilke olarak geçerliliğini etkilemediği her türlü duraksamadan uzaktır.
Ne var ki; muvazaada, gizli işlem şekle bağlıysa ve bu gizli işleme ilişkin irade açıklamaları şekle uygun yapılmamışsa, görünüşteki işlem yapılırken yasaların öngördüğü şekle uyulmuş olması, gizli işlemdeki şekle aykırılığı gidermez. Bu durumda, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından her hangi bir sonuç doğurmadığı gibi, gizli işlem dahi şekle aykırılıktan dolayı geçersizdir.
Nitekim bu ilke, 7.10.1953 gün ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında çok açık bir şekilde dile getirilmiş; tapuda kayıtlı taşınmaz malın muvazaalı satış işlemiyle miras hakkından yoksun edilen kimselerin dava hakkına ilişkin uyuşmazlığın irdelendiği 01.04.1974 gün ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da, tüm mirasçıların görünüşteki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18.maddesine dayanarak muvazaalı olduğu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilecekleri sonucuna varılmıştır.
Hemen belirtilmelidir ki; taşınmaz mallar dışındaki değerlerde, eş söyleyişle taşınır mal, alacak ve haklarda, zilyetliğin geçişi yollarından olan kısa elden teslim, zilyetliğin havalesi ve hükmen teslim ile bağışlama yapılabileceği, burada özel olarak bir biçim öngörülmediği kuşkusuzdur. Nitekim Borçlar Kanununun 237/1.maddesi, “Elden bağışlama, bağışlayanın bir şeyi bağışlanana teslim etmesiyle vücut bulur.” Hükmünü amirdir.
Şu durumda, taşınmazların şekil şartına bağlı olmaksızın elden bağışlanabilme olanağı bulunmadığı halde; taşınır mallar ve alacakların zilyetliğinin devri konusunda bir geçerlik şekli öngörülmediğinden, dava konusu otomobil ve para da olduğu gibi hukuken taşınır eşya niteliğinde sayılan değerlerin bağışlanması ya da bağış amacıyla bedelsiz olarak devredilmesi işlemi hukuken geçerlidir. O halde; taşınır mal, alacak ve haklarda muvazaa iddiasının dinlenmesi olanaklı değildir.
Bu noktada uyuşmazlığın çözümü; somut olayda olduğu gibi, yapısı itibariyle bir taşınır mal olmasına karşın, trafikte kayıtlı bir aracın mülkiyetinin devrinin bir taşınır, hatta taşınmaz maldan daha farklı bir düzenlemeye tabi tutulmuş olmasının; araçlarla ilgili temlikde Borçlar Kanununun 18. maddesi ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanmasını gerektirip gerektirmediği sorusuna doğru cevabın verilmesiyle mümkündür.
Bu sorunun cevaplanabilmesi ise, trafikte kayıtlı olan bir aracın mülkiyetinin kazanılmasının nedene dayanıp dayanmadığı sorusunun cevaplanmasını gerektirmektedir.
2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununun 20/d maddesinde, tescil edilmiş araçların her çeşit satış ve devirlerinin noterlerce ya da trafik şubeleri ve bürolarındaki yetkililerce yapılacağı belirtilmiştir. Şu düzenlemeye göre aracın satış yoluyla mülkiyetinin geçmesi için noterlerce ve trafik bürolarınca bir sözleşmenin yapılması gerektiği öngörülmüştür.
Bu açık hüküm karşısında, böyle bir sözleşmenin geçerli olmasının resmi biçim koşuluna bağlı olduğu kuşkusuzdur. Yasa koyucu bir aracın mülkiyetinin geçişi için noterde resmi bir sözleşme yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Demek oluyor ki, böyle bir devir işleminin hukuki sonuç doğurması için, o sözleşmenin resmi biçimde yapılması bir geçerlilik koşuludur. Diğer bir anlatımla, alıcı ve satıcının iradelerinin hukuki sonuç doğurabilmesi için, BK. 11/2 maddesindeki düzenleme nedeniyle ve 2918 sayılı Kanunun 20/d maddesi gereğince resmi biçimde yapılması gerekmektedir. Ancak bu halde yanların iradelerine hukuki sonuç bağlanabilecektir.
Burada; Yasa koyucunun, iradelerin ancak yasada öngörüldüğü biçimde birleşmeleri durumunda bir değer ifade edebileceğini, aksi halde sonuç doğurmayacağını ve geçersiz olduğunu düzenleme altına almak istediği açıktır.
Görüldüğü gibi trafikte kayıtlı araçlar, yapıları itibariyle taşınır mal da olsalar mülkiyetlerinin geçişi taşınır ve taşınmazlardan farklı olarak, özel ve kendine özgü bir düzenleme koşuluna bağlanmıştır. Bunun sonucu olarak, alıcı ancak satış senedinde belirtilen hukuki neden gereğince aracın mülkiyetini kazanabilecektir. O nedenle satış ise satış, bağış ise bağış gereğince gerçekleşebilecektir. Eğer bu konuda yanlar arasında bir danışıklık varsa, gerçekten bağış satış gibi gösterilmişse, gerçek iradeleri resmi senette birleşmemiş olması nedeniyle mülkiyette geçmeyecektir. Yanların gerçek iradeleri ile senede yansıyan iradeleri birleşmediğinden, geçerli hukuki bir sonuç ortaya çıkmış sayılmayacak delillerin imkân vermesi koşulu ile danışıklı bir işlemin varlığının kabul edilmesi gündeme gelecektir. Bu sonuçta işlemin iptaline neden olacağı her türlü duraksamadan uzaktır.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, böyle bir uyuşmazlığın çözümüne, taşınmazlarla ilgili olan ve kendi alanı ile sınırlı bulunan 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması olanaklı değildir.
Ancak; muvazaalı işlemlerin bağlayıcı bir hukuk sonuç doğurmayacağı, yukarıda ayrıntısıyla ifade edilen Borçlar Kanununun 18. maddesinde genel bir ilke olarak düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Bundan dolayı, somut olaydaki uyuşmazlığın Borçlar Kanununun 18. maddesi kapsamında değerlendirilip çözümlenmesi kaçınılmazdır.
Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 12.05.1999 gün ve E:1999/4-286 K:1999/293 sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir.
Somut olaya gelince; Davaya konu edilen ….. plakalı traktörün 06.10.1997 tarihinde noter satışına istinaden davalı Ş. adına kayıtlı olduğu, daha önceden ise 04.10.1988 tarihli noter satışına istinaden Ş. adına kayıt gördüğü, muris adına ise 1986 tarihli sahiplik belgesinin bulunduğu anlaşılmaktadır.
Bu durumda; çekişmeye konu yapılan yapılan traktör yönünden muvazaa nedeniyle sicil kaydının iptal ve tesciline yönelik isteğin Borçlar Kanununun 18. maddesi kapsamında değerlendirilerek sonuca gidilmesi gerekirken, bu hususun gözardı edilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması isabetsizdir.
Diğer taraftan davacılar; murisin Boğazlıyan İlçesinde bulunan Şekerbank, İş Bankası ve Ziraat Bankası şubeleri ile Kayseri Ziraat Bankasında bulunan hesaplarında paralarının bulunduğu, bu paralardan kendilerine ödeme yapılmadığını, paraların davalılar Ş. ile Ş. tarafından çekildiğini ileri sürerek murise ait banka hesaplarında miras payları oranında haklarının bulunduğunun tespiti ile davalı Ş.’nin banka hesaplarından çektiği murise ait paralar sebebi ile 1.000.-TL’nin tahsilini talep ettikleri halde mahkemece bu konu üzerinde de yeterince durulmamış, muris adına kayıtlı banka hesaplarındaki paraların murisin ölümünden sonra kim ve kimler tarafından çekildiği ve banka tarafından kimlere ne miktarlarda ödeme yapıldığı hususları da irdelenmiş değildir.
Hal böyle olunca; öncelikle miras bırakanın tüm mirasçıları arasında hak dengesini gözeten bir paylaştırma veya denkleştirme yapıp yapmadığının açıklığa kavuşturulması, bu belirleme neticesinde paylaştırma ve denkleştirme amacıyla hareket ettiğinin saptanır ise davanın reddedilmesi, aksi halde miras bırakandan davalılar Ş. Ş.ve bir kısım davalıların miras bırakanı M.’ya intikal eden taşınmazlar yönünden davacıların miras payları oranında iptal ve tescile karar verilmesi, diğer taraftan miras bırakanın davacı A.’e, A.’ten de annesi olan davalı Ş.’ye aktarılan ve yargılama sırasında Türk Hava Kurumu’na hibe edilen 4652, 4653 ve 4724 parseller yönünden temliklerinin muvazaalı olup olmadığı (murisin A.’e, A.’in de Ş.’ye yapmış olduğu temliklerin ) üzerinde durularak muvazaalı olduğunun belirlenmesi halinde Ş.’nin iyiniyetinden sözedilemeyeceği gözetilerek, bu taşınmazların yargılama sırasında eldeğiştirmeleri sebebi ile HUMK’un 186. maddesi hükmü gereğince isteğin bedele dönüştürüldüğü dikkate alınarak davacıların tazminat isteklerinin kabul edilmesi, çekişme konusu yapılan banka hesapları yönünden de hükme elverişli araştırma yapılarak murise ait hesaplardaki paraların kim veya kimlere ödendiğinin soruşturularak bu yöndeki iddiaların da irdelenmesi, yine dava konusu yapılan traktör yönünden de Borçlar Kanununun 18. maddesi kapsamında soruşturma yapılması, toplanan dellilerin toplanacak delillerle birlikte değerlendirilerek hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir. ../..
Davacılar vekili ile davalılar Ş. ve Ş. K.vekillerinin temyiz itirazları belirtilen sebeplerle yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerle 6100 Sayılı HMK’nun geçici 3. maddesi yollamasıyla HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 07.06.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.