Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2012/6504 E. 2012/14404 K. 04.12.2012 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2012/6504
KARAR NO : 2012/14404
KARAR TARİHİ : 04.12.2012

MAHKEMESİ : AKÇAABAT 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 25/02/2011
NUMARASI : 2010/42-2011/35
Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tecsil,tazminat davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 04.12.2012 Salı günü saat 9.30 da daireye gelmeleri için taraf vekillerine tebligat yapıldığı halde gelmedikleri anlaşıldı, incelemenin dosya üzerinde yapılmasına, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil olmazsa tazminat isteğine ilişkin olup mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davalılardan A…’in davacı ile diğer davalıların babası olduğu ve malik olduğu çekişme konusu 333 ada 59 parsel sayılı taşınmazını çocukları olan davacı ve davalılara 1/3’er pay olmak üzere satış göstermek suretiyle temlik ettiği, daha sonra davacı D… ile davalılardan A…’nin babaları A…’i vekil tayin ettikleri ve taşınmaz üzerine 8 bağımsız bölüm ve 3 dükkandan oluşan bir bina yapıldığı ve her bir bölüme arsa payı bağlanmak suretiyle 4 no’lu bağımsız bölümün davacı adına, diğer bölümlerin de davalılar A… ve A… İ… adlarına sicil kayıtlarının oluşturulduğu, bu işlemde davacı ile davalı A…’yi vekaleten baba A…’in temsil ederek işlemi gerçekleştirdiği anlaşılmaktadır.
Davacı, sözkonusu işlemi babası olan vekil A…’in vekalet görevini kötüye kullanmak suretiyle kendisini zararlandırma kastıyla hareket ederek gerçekleştirdiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde “vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir.
Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince, taşınmaz üzerinde arsa payına bağlantılı 8 adet mesken ile 3 adet dükkanın bulunduğu binanın inşa edildiği ve kat irtifakı tesis ederek sicilin oluşumunda davacı ve davalı A…’yi vekaleten babaları A…’in temsil ettiği ve diğer davalı A… İ…’ın da bizzat iştirak ederek sicil kayıtlarının oluşturulduğu dosya kapsamı ile sabittir.
Davacı Davut ve davalı A…tarafından vekil A…’e, 20.8.1988 tarihli vekaletname ile, ” 333 ada 59 parselde inşaatla ilgili tüm işlemleri yaptırmaya, kat irtifakı tesis ve tesciline, kat mülkiyetine çevirmeye, arsa paylarını tayine, bağımsız bölümlere ayırmaya, numaralandırmaya, hazırlanacak liste, yönetim planı vs. tanzim, imza ve itaya, kat mülkiyeti ve kat irtifakına dahil olan taşınmazlara ilişkin hükümleri kabule, bundan feragata, bağımsız bölüm veya bölümleri dilediği arsa payı üzerinden hisseli veya müstakil olarak kabule, adlarına tescil yaptırmaya” yetkisi verilmiş olup, buna göre de işlemlerin gerçekleştirildiği sabit ise de vekaletnamede, taşınmazda malik olanlara hangi oranda ve nerelerin özgülenerek sicil kaydının oluşturulması gerektiğine mütedair bir hususa yer verilmemiştir. O halde asıl olan, taşınmaz arsa iken 1/3 ‘er oranda pay sahibi bulunduklarına göre, aksi de kararlaştırılıp öngörülmediği için, her birine eşit oranda veya değerde sicil kaydı oluşturulması gerekeceği tartışmasızdır. Oysa davacıya sadece, değeri 67.500,00TL eden 4 no’lu bağımsız bölümün sicil kaydı oluşturulurken, diğer davalı A… ile A…İ… B…’a ederleri 832.500,00 TL olan 7 adet bağımsız bölüm ve 3 adet dükkanın sicil kaydının oluşturulmasının haklı ve geçerli bir nedeninin bulunduğu kabul edilemez. Kaldı ki, bu şekilde işlem ifa etmeyi gerektiren bir durumun varlığı da kanıtlanmış değildir.
Hal böyle olunca, değinilen somut olgular yukarda belirtilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde vekilin vekalet görevini kötüye kullanmadığını söylemek olanaksızdır. Davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılıgılı değerlendirme ve gerekçelerle yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Pek tabidir ki, davacı üzerine oluşturulan sicil kaydından kaynaklanan varsa davalıların bir hakkı ayrı bir davanın konusunu teşkil edeceği de izahtan varestedir.
Davacının temyiz itirazları belirtilen nedenlerle yerindedir. Kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 04.12.2012 tarihinde gerekçede oyçokluğuyla sonuçta oybirliğiyle karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Dava vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuki sebebine dayanan tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tazminat isteğine ilişkindir.
Mahkemece kanıtlanamayan davanın reddine karar verilmiştir.
Sayın daire çoğunluğunun bozma gerekçesinde de ayrıntılı olarak açıklandığı gibi, vekilin hak ve yetkilerini kullanırken iyi niyetli olması, vekil edenin iradesi ve yararı doğrultusunda hareketetmesi ve vekil edenini zararlandırma kastının bulunmaması gerektiği kuşkusuzdur.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden, davalı A.’in öncesinde kendi adına kayıtlı çekişme konusu 333 ada 59 parsel sayılı taşınmazını 01.08.1988 tarihinde üç oğluna 1/3 oranında temlik ettiği, 20.08.1988 tarihinde davacı D… İle davalılardan A…’den çekişme konusu taşınmaza inşaat yaptırma, sonrasında kat mülkiyeti tesisi, dilediği bağımsız bölümü dilediği paydaş üzerine tescil ettirme yetkilerine havi vekaletname aldığı, taşınmaz üzerine 8 bağımsız bölüm ve 3 dükkandan oluşan bina inşa ettirdiği, sonrasında 4 nolu bağımsız bölümün davacı adına, diğer bağımsız bölümlerin davalılar A… ve A… İ… adına tescil edildiği anlaşılmaktadır.
Davacı vekili olan babası A…’in kendisini zararlandırma kastı ile hareket ettiğini, çekişme konusu taşınmazda inşaat öncesinde 1/3 payı bulunmasına rağmen kat mülkiyeti kurulurken kardeşlerine daha çok bağımsız bölüm verilirken kendisine daha az bağımsız bölüm verildiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştir. Sayın daire çoğunluğu tarafından vekalet görevinin kötüye kullanıldığı gerekçesi ile mahkeme kararı bozulmuştur.
Davacı çekişme konusu taşınmaz üzerine bina yaptırılmasını da içeren vekaletname vermiş ise de, inşaatın yapılmasına her hangi bir parasal katkıda bulunmadığı gibi bunun aksini kanıtlamaya yarayan bir delil de sunamamıştır. O halde vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını söyleyebilmemiz için asilin inşaat yaptırıldıktan sonraki paylaşımda inşaat yapımı öncesine göre mal varlığında bir azalma olması gerekir. Dosyaya inşaat mühendisi bilirkişiler H… K…ve B… G… tarafından sunulan 12.08.2008 günlü bilirkişi raporuna göre, keşif tarihi itibarıyla çekişme konusu arsanın değeri 360.000 TL, davacının 1/3 payına isabet eden değer 120.000 TL.dir. Yapı bedeli 540.000 TL, arsa ve yapı toplam bedeli 900.000 TL dir. Buna göre davacıya paylaşımda isabet etmesi gereken miktar 120.000/900.000 olacaktır. Oysa davacıya verilen 4 nolu bağımsız bölümün değeri 67.500 TL olduğuna göre davacının paylaşım sonrasında 52.500 TL zarara uğradığı görülecektir.
Mahkemece davanın bu miktara karşılık gelecek değer üzerinden kabulüne karar verilmesi gerekirken reddine karar verilmiş olması doğru olmadığı gibi, kayıt malikleri arasında tüm bağımsız bölümlerin 1/3 oranında bölüşümünü öngören bozma gerekçeside davacının sebepsiz zenginleşmesine sebebiyet vereceğinden doğru değildir. Kaldı ki, vekilin asili sebepsiz zenginleşmesini sağlama görevi de yoktur. Bu nedenlerle Yüksek Daire sayın çoğunluğunun bozma gerekçelerine katılmıyorum.