YARGITAY KARARI
DAİRE : 8. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2019/3501
KARAR NO : 2020/6460
KARAR TARİHİ : 21.10.2020
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Tapu İptali Ve Tescil
Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş olup, hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.
KARAR
Davacı vekili, dava konusu 117 ada 29 parsel sayılı taşınmazda 271 m2’lik bölümün 06.05.1993 tarihinde vekil edeni tarafından adi yazılı sözleşme ile satın alındığını ve anılan tarihten itibaren vekil edeninin zilyetliğinde bulunduğunu açıklayarak, dava konusu taşınmazda nizalı bölümünün tapu kaydının iptali ile vekil edeni adına tapuya tesciline karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili, dava konusu taşınmazın, kadastro öncesinde tapuya kayıtlı bulunduğunu ve bu kapsamda adi yazılı sözleşme ile satılmasının mülkiyetin aktarılması sonucunu doğurmayacağını, davacı yanın dayandığı sözleşmenin hukuken geçersiz olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece; dava konusu 117 ada 29 parsel sayılı taşınmazın 271 m²’lik bölümünün, nizalı taşınmazın kadastro tutanağının kesinleşmesinden önce tapusuz vaziyette iken 06.05.1993 tarihli adi yazılı sözleşme ile davacı tarafından davalıdan bedeli ödenmek suretiyle satın alındığı, zilyetliğinin davacıya devredildiği, davacı tarafından bu taşınmaz kısmına üç katlı ev yapıldığı, bu şekilde davacı yararına satış ve eklemeli kazanmayı sağlayan zilyetlik yoluyla kazanma koşulları oluştuğu gerekçesiyle davanın kabulüne; 117 ada 29 parsel sayılı taşınmazın 271/4163 müşterek mülkiyet hissesinin tapusunun iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmiştir.
Davanın kabulüne dair Mahkeme kararı Dairemizin 19.09.2013 tarihli ve 2013/13871 Esas, 2013/12749 Karar sayılı ilamı ile, taşınmazın 08.08.1988 tarihli kadastro beyannamesinden, dava konusu taşınmazın ilk kadastrosunun 1956 yılında yapıldığı anlaşılmıştır. Ne var ki, dava konusu taşınmazın 1956 yılında tapuya dayalı olarak tespitinin yapılıp yapılmadığı belirlenmeden hüküm kurulduğu, buna göre taşınmazın 1956 yılında ilk defa yapılan kadastro tespitinde tapuya dayalı olarak tespit yapılmış ise taşınmazın tapulu olduğunun kabulü ile tapulu taşınmazların satış ve devrinin resmi şekilde yapılmadıkça hüküm teşkil etmeyeceği gözönüne alınarak davanın reddine, taşınmaz ilk kez kadastro çalışmalarının yapıldığı 1956 yılından önce tapusuz ise şimdiki gibi davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği gerekçesi ile bozulmuştur.
Mahkemece, bozma ilamına uyularak yargılamaya devam edilirken davacı vekili 30.03.2016 tarihli ıslah dilekçesi ile davayı temliken tescil, bu talebin kabul görmemesi halinde harici satım bedelinin güncel bedeli ile tazminat olarak ıslah etmiştir.
Mahkemece, taşınmazın 1956 yılındaki ilk kadastro çalışmasında tespitin tapuya dayalı olarak yapıldığı gerekçesi ile davanın reddine, ıslah talebinin ise bozmadan sonra ıslah yapılamayacağı gerekçesi ile usulden reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, harici satım sözleşmesi ile zilyetliğin devri kapsamında tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
Davanın reddine karar verilmesinde Usul ve Kanuna aykırı bir yön bulunmamakla birlikte bozma ilamından sonra ıslah yapılıp yapılamayacağı üzerinde durmak gerekmektedir.
Islah, iddia ve savunmanın değiştirilmesi ve genişletilmesi yasağı sebebiyle tarafların yapamadıkları ya da düzeltemedikleri usul işlemlerini, tek taraflı bir irade beyanı ile tamamen veya kısmen düzeltmeleridir.
Bilindiği üzere, usul hukuku alanında geçerli olan temel ilke, yargılamaya ilişkin kanun hükümlerinin derhal yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise usul hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olmasıdır. Nitekim 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nin “zaman bakımından uygulanma” başlığını taşıyan 448. maddesi; “Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanır.” hükmünü içermektedir. Mahkeme karar tarihi itibari ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Islahın zamanı ve şekli” başlıklı 177. maddesine göre tahkikatın sona ermesine kadar davanın ıslahı mümkün ise de, 04.02.1948 tarihli ve 1944/10 Esas, 1948/3 Karar ve 06.05.2016 tarihli ve 2015/1 Esas, 2016/1 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararlarında da belirtildiği üzere bozmadan sonra ıslah yapılması mümkün bulunmadığından; bozma ilamından sonra yapılan ıslah yok hükmünde kabul edilmekteydi. Ne var ki; dosya temyiz inceleme aşamasında iken 6100 sayılı HMK’nin 177.maddesine 22.07.2020 tarihinde 7251 sayılı Kanun’un 18. maddesi ile eklenen fıkra ile bozmadan sonra da ıslah yapılabilmesinin önü açılmıştır. Buna göre; “Yargıtayın bozma kararından veya bölge adliye mahkemesinin kaldırma kararından sonra dosya ilk derece mahkemesine gönderildiğinde, ilk derece mahkemesinin tahkikata ilişkin bir işlem yapması hâlinde tahkikat sona erinceye kadar da ıslah yapılabilir. Ancak bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durum ortadan kaldırılamaz.” Yapılan değişiklik ile kural olarak bozma ilamından sonra ilk derece mahkemesinde tahkikat ile ilgili bir işlem yapılması halinde iş bu tahkikat bitinceye kadar ıslah yapılması mümkün hale getirilirken iş bu kuralın istinası ise yapılacak ıslah ile bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durumun ortadan kaldırılamayacağıdır.
Değişiklik ile kural olarak bozma sonrası ıslah mümkün hale gelirken bu kuralın istinası olan ıslah ile bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durumun ortadan kaldırılamayacağından ne anlaşılması gerektiğidir. Bozma ilamı ile taraflar lehine usûlî müktesep haklar oluşmakta olup bu hakları ortadan kaldıracak şekilde ıslah yapılması mümkün olmayacaktır. Somut uyuşmazlıkta da bozma ilamı ile davanın kabulüne dair mahkeme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairemizce 1956 yılı kadastro çalışması ile tespitin tapu kaydına dayalı olarak yapılıp yapılmadığının araştırılması, eğer tapu kaydına dayalı olarak kadastro tespiti yapıldığının tespiti halinde davanın reddine karar verilmesi gereğine değinilmiş, mahkemece bozma ilamına uyularak bu husus tespit edilince davacı vekilince dava ıslah edilmiştir. Bozmadan sonra ıslah yapılabileceği hususunun daha çok usul bozması (görev, yetki, vs.) hallerinde mümkün olduğu, esasa dair bozmalarda bu hususun olabildiğince dar yorumlanması gerektiği, özellikle taraflar lehine oluşan usûlî müktesep hakları ortadan kaldıracak şekilde ıslah yapılmasının mümkün olmadığı, somut uyuşmazlıkta da bozmadan sonra ıslah yapılamayacağı değerledirilmiştir.
Mahkemece bozma ilamına uyulmasından sonra davacı vekilinin ıslah talebi, bozma ilamı ile ortaya çıkan hukuki durumu ortadan kaldıracak nitelikte olması da dikkate alınarak dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına ve uyulan bozma ilâmında açıklandığı üzere işlem yapılıp sonucu dairesinde hüküm tesis edildiğine göre yerinde olmayan temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının yukarıda açıklanan nedenlerle reddi ile usul, kanun ve bozma gereklerine uygun bulunan hükmün ONANMASINA, taraflarca HUMK’un 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 44,40 TL peşin harcın onama harcına mahsubu ile kalan 10,00 TL’nin temyiz edenden alınmasına, 21.10.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.